|
“Rumlar, yeryüzünün en edna
yerinde yenilgiye uğradılar. Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra
birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır.
O gün müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir.”
(Rum, 30/2-4)
Dr. Zağlul Neccar
Bu yüce Kur’ân ayetleri Rum suresinin başında yer
almaktadır. Mekke’de indirilen surenin ana konusu tüm Mekke’de inen
surelerde olduğu gibi inanç konularıdır. İnanç konularının temel
mevzularından bazıları şunlardır: Yaratıcının birliğine inanmak,
Peygamberlik mesajı ve yaratılışın birliğine, ahirete ve ahiretin
dehşetli hallerine, yeniden dirilişe, hesaba, mizana, sırata, ödül ve
cezanın kesinliğine, gelecek hayatta ya cennette ya ateşte sonsuza kadar
yaşamanın kesinliğine inanmak...
Yüce sure meydana gelmesinden bir kaç sene evvel gayb
ilmindeki bir olayı haber vererek başlıyor. Bu olay mübarek surenin
indirilişinden birkaç yıl önce Bizanslıların Persliler önünde
yenildikten sonra Perslileri yenmeleridir. Sure Allah’ı (cc) tesbih
(her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih) etme ve O’na hamd ile ve
Allah’ın kudretinin sınırsızlığına, ilminin şümulüne ve kaderinin
adaletine kanıt olan çok sayıda kozmik ayetlerin hüccet olarak
kullanımıyla dolup taşmaktadır.
Sure son Peygambere (a.s) yüzünü dine, hanif olan İslam
dinine çevirmesini öğütlemektedir. O din ki Yüce Rabbimiz kulları için
başka bir dini kabul etmez, çünkü İslam Allah’ın (c.c) insanları
yaratışına uygun yaratılış dinidir. Değiştirilmesi söz konusu değildir.
İnsanların çoğu bunu bilmese bile bu böyledir. Sure, Müslümanlara
Allah’a dönmelerini ve Allah’tan korkup sakınmalarını emreder. Yine
namazı hakkıyla kılmalarını, Allah’a ortak koşma kirine düşmekten
sakınmalarını emretmektedir. Çünkü şirke düşenler dinlerini
parçaladılar, arzu ve heveslerine göre çok sayıda gruplara bölündüler.
Her grup kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.
Bu yüce sure insanın doğasının değişkenliğinden
bahsetmiş, bu değişken yapı ile dürüstçe bir hayatın birlikteliğinin söz
konusu olamayacağını belirtmiştir. Buna örnek olarak şu gösterilmiştir.
İnsanın sıkıntı anında Allah Teala’ya sığınması, rahatlık anında ise
Allah’tan yüz çevirmesi, yine darlık zamanlarında Allah Teala’ya iman
edip genişlik ve rahmet anlarında ise Allah’a şirk koşması veya O’na,
onun indirdiklerine inanmaması. Sure insanlara Allah’a şirk koşma
düşüncesinin -akıl biraz objektif ve tarafsızlıkla şirki tartıştığında-
saçma olduğuna kendi hayatlarından örnek vermektedir.
Surenin davet etmekte olduğu ahlaki güzelliklerden
bazıları ise şunlardır: Zekat vermenin emredilmesi, akrabaya, miskinlere
ve yolculara iyilikte bulunma, faiz almaktan sakındırma. Tüm bunlar
Allah’ın (c.c) yaratıcı, rızıklandırıcı, dirilten ve öldüren olduğuna
imandan kaynaklanmalıdır. Sure bozgunluğun karada ve denizde ortaya
çıkması ile insanların yaptıkları işler ve kazanımları arasında bir bağ
kurmaktadır. Yerde gezilerek önceki kavimlerin hayat hikâyelerinden ve
zalimlerin sonlarından ibretler alınmasını emretmektedir.
Nebi ve resullerin sonuncusu Efendimize (a.s), ahiret
gelip tüm mahlûkatı ortadan kaldırıp, sonra her birisine amelinin
karşılığı verilmeden önce doğru din üzerinde devam etmenin zaruretini
bir kere daha vurgulamaktadır. Rum suresinin ilahi kudretinin
sonsuzluğuna delil gösterdiği kozmik kanıtlardan birisi de göklerin,
yerin, canlıların, insanın yaratılmasıdır. Tüm bunlar çift olmalarıyla
sadece yaratıcının tüm yarattıkları üstünde mutlak birliğine tanıklık
etmektedir. Şunlar da bahis konusu kanıtlardandır: İnsanların dillerinin
ve renklerinin birbirinden farklı olması, insana gece veya gündüz vakti
uyuyabilme gücünün verilmesi, Allah’ın lütüf ve ikramından isteme
gücünün verilmesi…
Gök gürültüsü ve şimşek, yağmurun yağdırılması,
ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi, göklerin ve yerin Allah’ın
emriyle ayakta durması, göklerdeki ve yerin üstündeki herkesin Allah’ın
emrine boyun eğmesi, emretmesiyle ölülerin diriltilmesi O’nun varlığının
kanıtlarındandır. O yaratılışı başlatmıştır. Tekrar yaratacak olan da
O’dur. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar Allah'a aittir. Yine şunlar
O’nun delillerindendir: O’ndan bir rahmet ile rüzgârların gönderilmesi,
onun emriyle gökteki yıldız ve gezegenlerin hareket etmesi, bulutların
harekete geçirilmesi, yine O’nun emriyle bunu takip eden olayların
olması, her canlının zayıflık, güçlülük sonra tekrar zayıflık ve ölüm
merhalelerinden geçmesi. Ölüleri diriltmesi ve her şeye kadir olması…
Sure, nebilerin ve resullerin sonuncusu Efendimize (a.s) kendisinden
önceki nebi ve resullerin hayat hikâyelerinden bir kısmını -zalimlerden
intikam alınıp, müminlere yardım edilişi gibi kavimlerinin başına
gelenleri- hatırlatmaktadır. Bunlara ilaveten Efendimize (a.s), sadece
tebliğ etmenin (bildirmenin) farz olduğunu da hatırlatmaktadır.
Rum Suresi, bir defa daha tekrar dirilme ve kıyametin
dehşet dolu anlarından bahsederek küfür, şirk ve sapıklık ehlinin bu zor
günde varacakları yerden haber vermekte, iman ve takva ehlinin de
varacakları yerden bahsederek sona ermektedir. İnsan doğası
özelliklerinin bir kısmına de tekrar işarette bulunmaktadır. Kur’ân
ayetleri de, insan doğasının özellikleri ile ilgili her türlü örneği
vermiştir. Ne var ki inkâr edenler inanmazlar. Allah (c.c) bilmeyenlerin
kalplerini mühürlemiştir.
Sure, peygamberlerin sonuncusuna (a.s) Allah’tan, kâfir
ve müşriklerin davetini hafife almalarına karşı sabır ve Allah’ın
vadinin hak olduğuna, kesin olarak yerine geleceğine dair gönül
rahatlığı tavsiyesiyle sebat vermektedir.
Rum suresindeki kozmik kanıtların delil olma yönlerinin
detaylı açıklanmaları ve bilimsel mucizelerle dolu yönlerinin ortaya
konması için ciltler gerekmektedir. Fakat ben bu makalede sadece Bizans
ordularının Pers orduları eliyle yenildikleri bölgeye Kuranın ‘ednalard’
(yeryüzünün en alçak yeri) tabiriyle işaret etmesine değineceğim. Buna
girmeden önce bu tabirin dilbilim açısından neye işaret ettiğini ve
tefsir âlimlerinin onunla ilgili sözlerini arz etmem gerekir.
Arap dilinde ‘ednelard’ (Yerin en
alçak bölgesi)
Dilde “dena-yednu-dunuvven” yaklaştı bizzat veya hükmen
yaklaştı manasında kullanılır, yerle, zaman ile ve mertebe ile ilgili
kullanılır. Geçişli olarak da “”edna yudni” şeklinde kullanılır. İki işi
birbirine yaklaştırdım manasında “dâneytü ve edneytü” şeklinde
söylenilir. İkisi arasında “denayet” oluştu, yakınlaştı demektir.
“Dünuv” yakınlık demektir. Yine “denî” alçak, düşük manasına
gelmektedir. “Dene yedneu” o ikisinde denaet vardır. Denilir ki “denue”
düşük oldu manasındadır. “Denie” eksiklik demektir. Allah Teala şöyle
buyurmuştur “hurmanın tomurcuğundan (dani olan) sarkan salkımlar”
(Enam 6/99) yine Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: “Sonra (Muhammed'e
dena etti) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki
(birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.”
(Necm 53/8-9). Hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur: ‘Yediğiniz
zaman yakınınızdan yani önünüzden yiyin’ Edna kelimesi ile bazen en
yakın olan, en uzağın zıttı anlamı ifade edilir. Allah Teala’nın şu
ayet-i kerimede belirttiği gibi: “Hatırlayın ki, (Bedir savaşında)
siz vadinin yakın kenarında (Medine tarafında) idiniz, onlar da uzak
kenarında (Mekke tarafında) idiler.” (Enfal 8/42). Bazen da bu
kelimeyle “daha hakir” manası ifade edilir. En yüksek ve en yüce
kelimelerinin zıt anlamlısıdır. Allah Teala’nın şu sözleri bunun
örneğidir: “Ey peygamber; eşlerine, kızlarına ve müminlerin
kadınlarına söyle: Üstlerine örtü alsınlar. Bu, onların tanınıp da
incitilmemeleri için daha elverişlidir.” (Ahzab, 33/59) Üçüncü bir
mana olarak en çoğun zıt anlamlısı olarak ‘en az’ anlamına gelir. Buna
da örnek Allah Teala’nın şu sözüdür: “az veya çok olsunlar”
(Mücadele, 58/7) Dördüncü bir anlam en rezil en düşük anlamında
kullanılır, hayırlı olanın zıttı olarak gelir. Bunun da örneği şudur:
“Musa dedi ki Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi
istiyorsunuz?”
(Bakara, 2/61) Beşinci bir mana -ahiretin zıt anlamlısı olarak- ilk olan
(dünya hayatı) anlamında kullanılır. Örneği, Allah (c.c)’ın şu sözüdür:
“Dünyayı isteyeniniz de vardı,
ahireti isteyeniniz de vardı.”
(Âl-i İmran 3/152). Dünya hayatı yakınlığından ötürü ‘dünya’ diye
isimlendirilmiştir. Çoğul ise ‘eddüna’ dır. Aslı “dünuv” dur. İki sakin
harfin bir araya gelmesinden dolayı vav silinmiştir. Ona nisbetle
dünyayî , dünyevî ve deniy denmiştir. ‘Filanca tedenni etti’ az yaklaştı
manasına kullanılır. Seviyenin tedenni etmesi seviyenin düşmesi anlamına
gelir. “Tedanev” birbirlerine yaklaştılar manasına gelir.
Müfessirlerin ayetle ilgili
açıklamaları:

Allah Teala’nın şu ayetlerinin ‘Elif Lam. Mim.
Rumlar (Bizanslılar) yerin en edna yerinde mağlup olmuşlardır. Hâlbuki
onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç (bız’) yıl içinde galip
geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler de
Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O,
mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.’ (Rum 30/1- 5)
açıklamasında İbn-i Kesir, Abdullah b. Abbas (r.a.)’ın şu sözünü
zikreder: ‘Müşrikler Perslilerin, Bizanslıları yenmelerini istiyorlardı.
Çünkü Persliler putperesttiler. Müslümanlar da Bizanslıların Perslileri
yenmesini istiyordu çünkü Bizanslılar ehl-i kitaptılar. Bu durum Hz. Ebu
Bekir’e bildirilince o da Resulullah’a (a.s) bahsetti. Bunun üzerine
Resulullah (a.s) buyurdular ki: ‘Onlar galip geleceklerdir’ Hz.
Ebu Bekir bunun müşriklere anlattı. Onlar da dediler ki: Seninle
aramızda bir süre belirle eğer biz galip gelirsek bize belli miktar mal
verirsin. Eğer siz galip gelirseniz size belli miktar bedel veririz.
Süreyi beş yıl olarak belirledi. Beş yıl içerisinde galip gelmediler.
Hz. Ebu Bekir bunu Resulullah’a (a.s) bahsetti. O da : ‘Süreyi on
yıla yakın belirleseydin ya’ dedi. Sonra Bizanslılar galip geldiler.
İşte Allah tealanın ‘Elif Lam Mim, Rumlar (Bizanslılar) yerin en edna
yerinde yenildi. Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl
içinde galip geleceklerdir.’ ayetinin anlamı budur. İbn Kesir
hadisin çok sayıda rivayetlerini eklemiştir. Mesruk’tan, Abdullah
b.Mesud’dan, İkrime’den (Allah onlardan razı olsun) aynı manada
nakledilen başka hadisleri zikretmiş ve şu ifadeleri nakletmiştir:
‘Rumlar (Bizanslılar) Îs b. İshak b. İbrahim’in sülalesindendirler.
Onlara ‘benü’l asfar’ denir. Yunan dini üzereydiler. Yunanlılar Hz.
Nuh’un Yafes ismindeki (Türklerin de amcası oğlu sayılan) oğlunun
sülalesindendirler. Gezegenlere taparlardı. Şam’ı tesis eden ve mabedini
inşa eden onlardır. Bizanslılar Hz. İsa’nın gönderilişinden yaklaşık 300
yıl sonrasına kadar kendi dinleri üzerine devam ettiler. Onlardan Arap
yarımadasıyla Şam’a hâkim olana ‘Kayser’ deniyordu. Bizanslılardan
Hıristiyanların dinine ilk giren Kostantin idi. Annesi Harran
topraklarından Helani’li Meryem idi. Oğlundan evvel Hıristiyanlığa
girmiştir. Onu da Hıristiyanlığa davet etti. Böylece Hıristiyanlığa
devam ettiler. Bir kayser ölünce başkası ona halef oluyordu. Sonuncuları
Herakl idi. Pers kralı Kisra ona karşı koydu. Pers kralının krallığı
Kayserin krallığından daha genişti. Persliler Mecusi idiler. Ateşe
tapıyorlardı. Hz. İkrime’den (r.a) şu rivayet daha önceden
zikredilmiştir: “Kisra O’na yardımcılarını ve ordusunu gönderdi ve
savaştılar. Meşhur olan Kisra’nın bizzat kendisinin ülkesinde Kayserle
savaşıp onu mağlup ettiği bilgisidir. Öyle ki Kostantiniye’den başka
şehri kalmamıştır. Uzun süre sonra onu da kuşatmıştır. Ama ona zor
gelmiş şehre girememiştir. Korunmuşluğunun sağlamlığından ötürü Kisra
buraya girememiştir. Zira şehrin yarısı kara tarafında yarısı da deniz
tarafındadır. Onlara destekler ve yardımlar o taraftan gelmekteydi.
Sonra Bizanslıların Persleri yenmesi birkaç sene sonra idi. Bu birkaç
sene dokuz senedir. Zira ayette geçen “bız’a” kelimesi Arap dilinde
üçten dokuza kadar herhangi bir sayıdır.”
Celaleyn tefsirinin müellifleri (Allah ikisine de rahmet
eylesin) aynı anlama gelen özet ifadeler zikretmişlerdir.
‘Yerin en edna bölgesinde’ Kur’ânî ifadesine bir yorum
eklemişler onunla kastedilenin şu olduğunu söylemişlerdir:
‘Bizanslıların Perslere en yakın toprağı adada idi. İki ordu orada
buluştu. Savaşa başlayan Perslerdi’. Fi Zilal tefsirinde (Allah yazarına
rahmet etsin) aynen şu ifadeler yer alır: ‘Ardından Bizanslıların birkaç
yıl içinde galip geleceğine dair doğru haber gelmiştir. Bu hadise ile
ilgili birçok rivayetin geldiğini ve hepsinin anlam ve delalet
itibariyle birbiriyle uyuşan, lafız ve ifadelerde ayrışan rivayetler
olduğunu vurgulayarak Abdullah b. Mesud’un (r.a) rivayetini
nakletmiştir. Yazar bu Kur’ânî yüce ayetlerden bazı ilhamlar
derlemiştir. Bazıları şunlardır:
-Tevhit ve iman davetinin önündeki şirkin ve küfrün her
yerde ve her zamanda birbiri ile irtibatı.
- Allah Teala’nın vaadine mutlak güven. Tıpkı Hz. Ebu
Bekir’in (r.a) tereddütsüz takılmadan söylediği sözünde belirdiği gibi.
Müşrikler onun arkadaşını sözünden şaşkınlığa düşüyorlardı. O ise ‘doğru
söylemiştir’ sözünden başka bir şey demiyordu. Onunla iddialaşıyorlardı.
Emin bir şekilde iddiaya girmeyi kabul ediyordu. Sonra Allah’ın
belirlediği vakitte birkaç sene içerisinde Allah’ın vaadi yerine
geliyordu.
Üçüncü ilham ise bütün işlerin hemen Allah Teala’dan
olduğunu kabul etmektir. Kişinin buradaki ve her yerdeki konumunun,
pozisyonun ölçüsü olsun diye, gerek bu olayda gerek başkasında her şeyin
Allah’tan geldiği bütüncül hakikatinin teyidi söz konusudur. Zira
galibiyet ve mağlubiyet, devletlerin zuhuru ve yok oluşu, güçlenmeleri
ve zayıflamaları, bütün kainatta meydana gelen diğer olaylar gibi hepsi
Allah’a döndürülür yani O’ndan geldiğine inanılır.
Safvetü’beyan limeani’l-Kur’an adlı tefsirde şu ifadeler
yer almaktadır: Persler Bizanslılarla ‘Ezruat’ ve ‘Busra’ arasında yer
alan ve Bizanslılara ait bir toprak üzerinde savaştılar. Mekke’ye göre
bu iki yer topraklarının en yakın bölgeleri idi. Bu olay hicretten beş
yıl önce idi. Altı yıl önce olmuştur diyenler de vardır. Persliler
Bizanslıları yendiler. Haber Mekke’ye ulaşınca müminler bundan dolayı
üzüldüler. Bu onlara zor geldi. Çünkü Persliler Mecusi idiler. Herhangi
bir kutsal kitaba inanmıyorlardı. Bizanslılar ise ehli kitap idiler.
Müşrikler sevindiler. Ve dediler ki “sizler ve Hıristiyanlar ehl-i
kitapsınız. Bizler ve persler okuma yazma bilmeyiz. Bizim kardeşlerimiz
sizin kardeşlerinize galip geldiler. Bizler de size galip geleceğiz.
Bunun üzerine ayeti kerime nazil oldu. Ayette şu yer almaktaydı:
“Rumlar, Persleri birkaç yıl içerisinde yenecekledir.” Ayetteki
‘galebihim’ ifadesi ile Bizanslıların mağlubiyetleri kastedilir yani
onların mağlup olmasından sonra.
El-Müntehap fi tefsiri’l-Kur’ani’l-kerim adlı eserde şu
sözler yer alır: Persliler Bizanslıları Araplara en yakın toprak üstünde
yendiler. Bu toprak Şam’ın kenar kısımlarıdır. Onlar yenildikten sonra
aradan dokuz yıl geçmeden Perslileri yeneceklerdir. Müşrikler
Perslilerin galibiyetine sevindiler ve Müslümanlara ‘bizler sizleri
tıpkı Perslilerin ehl-i kitaptan olan Bizanslıları yendikleri gibi
yeneceğiz’ dediler. Allah vadini yerine getirdi. Bizanslılar Perslileri
Allah’ın belirttiği süre içerisinde yendiler. Bu Hz. Muhammed’in (a.s)
davası ve getirdiğinin yanlış olmadığı konusunda doğru sözlü olduğuna
açık bir delil idi. Kitabın dipnotunda şu sözler yer almaktadır: “Ayet-i
kerimelerde iki olaya işaret vardır. Birincisi gerçekten meydana
gelmişti. İkincisi ise daha meydana gelmemişti. Bu da gayb ilminden
haber vermedir. Olayın meydana gelme süresini birkaç yıl ile
sınırlandırmıştır. Bu da üç ile dokuz arası bir sayıdır. Birinci olayın
tafsilatı şöyledir: Persliler ve Bizanslılar Şam diyarı savaşında
Araplarca Kisra diye bilinen Pers Kralı Hüsrev Ebreviz veya II.Hüsrev ve
yine Araplarca Herakl diye tanınan meşhur Roma imparatoru Küçük
Heraklius zamanında çatıştılar. 614 yılında Persliler Roma
İmparatorluğunun doğu bölgelerinin en büyük şehri olan Antakya’yı ele
geçirdiler. Ardından Dımaşk’ı ele geçirdiler. Beytü’l-Makdisi ele
geçirinceye dek kuşatma altında tuttular. Şehri yaktılar. Şehir halkının
mallarını yağmalayıp halkı kılıçtan geçirdiler. İkinci olayın tafsilatı
ise şöyledir: Ordusu mağlup olan Bizans Kayseri Heraklius galibiyet için
umudunu kaybetmemişti. Bu sebeple yenilginin ayıbını silecek bir savaşa
kendini hazırlamaya başladı. 622 yılı (Hicri 1.) gelince Perslileri
Erminya toprağı üzerinde savaşa girmeye zorladı. Zafer Bizanslıların
oldu. Bu zafer Bizanslıların Perslileri yenmesinin başlangıcı oldu.
Kur’ân-ı Kerim’in müjdesi gerçekleşti. Müslümanların sevinmesine sebep
olacak üçüncü bir olay ayet-i kerimelerde sözün gelişinden
anlaşılmaktadır. O da Ramazan ayının on yedisi Cuma günü Hicretin ikinci
yılında miladi 624 yılında meydana gelen Bedir gazvesinde Kureyş
müşriklerine karşı galip gelmeleridir.
Safvetü’t-tefasir adlı eserde şunlar yazılıdır:
(Bizanslılar galip geldiler. Yerin en ednasında.) Yani Bizans ordusu
Perslilere en yakın topraklarında galip geldiler. (ve onlar bu
mağlubiyetlerinden sonra galip gelecekledir) yani onlar Perslilerin
onlara galip gelip yenilmelerinden sonra Perslileri yenecekler ve onlara
karşı zafer kazanacaklardır. (Birkaç sene içerisinde) yani birkaç yılı
geçmeyecek bir süre içerisinde. Birkaç anlamında kullanılan Bız’ üçten
dokuza kadar bir sayıyı ifade eder.
Safvetu’t-tefasir müellifi tefsir âlimlerinin sözlerine
işaret eder. Allah Teala’nın “onlar bu mağlubiyetlerinden sonra
birkaç yıl içinde galip geleceklerdir” ayetiyle ilgili şu yorumu
yapar: “İki ordu savaşın yedinci senesinde karşılaştılar. Bizanslılar
Persleri yendiler. Müslümanlar buna sevindi. Ebus’suud derki: ‘Bu
ayetler peygamberliğin doğruluğuna ve Kur’ân-ı Kerim’in Allah’tan (c.c)
geldiğine tanıklık eden, açık delillerdendir. Zira ancak her şeyi bilen
ve her şeyden haberdar olan Allah’ın bilebileceği gaybtan haber
vermiştir ve aynen haber verdiği gibi de meydana gelmiştir. Beyzavi der
ki: ‘Ayet peygamberlik delilerindendir. Çünkü bu bir gaybtan haber verme
hadisesidir.’ Safvetu’t-tefasir yazarı Allah Teala’nın şu hak sözünü
açıklarken şunları ilave eder: (O gün müminler Allah’ın yardımıyla
sevinirler): O gün Bedir gününe tesadüf etmiştir. Abdullah b. Abbas
şöyle der: ‘Bedir günü putlara tapanların ve ateşe tapanların hezimet
günü idi.’
Bedir günü hicretin ikinci yılında miladi 624 yılında
meydana gelmiştir. Buna göre Bizanslıların Persliler tarafından
yenilgiye uğratılması 614 – 615 yılları civarında meydana gelmiş olması
gerekir. İslam tarihi atlasında şu sözler yer almaktadır: “Heraklius 610
yılında –bu Hz. Muhammed’in (s.a.s) peygamber olduğu yıldır-Bizans
tahtına geçtiği zaman Persliler Şam’ı ve Mısır’ı istila etmişler,
Bizanslıları 613 yılında Antakya’da mağlup etmişlerdir. Filistin ve
Kudüs’ü 614 yılında ele geçirmişlerdir.
Mısır’ı işgal etmiş İskenderiye’ye 618 ve 619 yıllarında
girmişlerdir. Heraklius otoritesini kurduktan sonra Perslilerle 622
yılında savaşmaya başlamıştır. 627 de Ninova yakınlarında onları
öldürücü bir hezimete uğratmıştır. Erminya, Şam, Filistin ve Mısırdaki
Bizans devleti topraklarını geri almıştır. 630 yılında Beytül Makdisi
geri almıştır.
Tüm bu geçen tarihleri gözden geçirince Bizanslıların
Pers ordularının eliyle gerçek mağlubiyetlerinin 614-615 yılları
civarında meydana geldiği belli olmaktadır. Perslileri tekrar yenmeleri
624 yılı civarındadır. Bizanslıların Pers toprakları üzerinde
ilerlemeleri Beytü’l-Makdisi geri alıncaya dek devam etmiştir. Pers
ordularının karşısında Bizanslıların yenildikleri savaşın meydana
geldiği bölgeyi niteleyen ‘edne’l-ard’ ifadesindeki Kur’ânî tabir ile
kastedilenin Mekke’ye veya Arap yarımadasına veya Pers topraklarına en
yakın toprak olduğu anlaşılmaktadır. Fakat modern araştırmalar, ölü
deniz havzası bölgesinin Arap yarım adasına Bizanslıların işgal
ettikleri toprakların en yakını olmasıyla birlikte aynı zamanda kara
toprağının en alçak bölgesi oluğunu da ortaya koymaktadır. Zira yeryüzü
seviyesi bu bölgede deniz seviyesi ortalamasının yaklaşık 400 metre
altındadır. Bu bölge Pers İmparatorluğuyla Bizans İmparatorluğunun
üzerinde çekiştikleri bölgelerdendi. Pers ordularının, Doğu Roma
(Bizans) imparatorluğu ordularına galip geldiği kesin sonuca götüren
savaş ölü deniz havzasında meydana gelmiş olmalıdır. Burada ‘edna’l-ard’
nitelemesi ‘Arap yarım adasına en yakın’ anlamına geldiği gibi karanın
en alçak seviyeli bölgesi olduğu anlamına da gelir. Bu kısa Kur’ânî
işaret Allah’ın kitabında ilim sahibi olmadaki önceliklerden sayılır.
Çünkü ne Kur’an-ı Kerim’in vahyedildiği zamanda ne de sonrasında uzayıp
gelen yüzyıllarda hiç kimse bu gerçeği bilmemekteydi.
Modern Bilimlerde ‘edne’l-ard’
(yerin en alçak yeri)
Çok sayıda ölçümlerle karanın en alçak bölgelerinin ölü
deniz havzası olduğu bilimsel olarak tespit edilmiştir. Ölü deniz,
çukurun en düşük bölgesinde yer almaktadır. Öyle ki yüzeyinin seviyesi
deniz seviyesi altında yaklaşık 400 metreye ulaşmaktadır. Dibinin en
derin bölgelerinde de derinliği deniz seviyesi altında yaklaşık 800
metreye ulaşmaktadır. Ölü deniz bir iç göldür. Yani dibi gerçekte
karadan bir parça olarak kabul edilmektedir. Ölü deniz havzası
Afrika’nın doğusundaki göller bölgesinden Tabarya gölüne, Türkiye’nin
güney sınırlarına, Kızıl denizden geçerek Akabe körfezine uzayan dev bir
yer çöküntünsün parçasıdır. Hint Okyanusunun, Arap Denizinin ve Aden
körfezinin her birisinin dibindeki derin çöküntüyle bağlanmaktadır.
Ürdün’ün Arabe vadisinin yani Ölü Deniz’in havzalarının uzunluğu
yaklaşık 600 km.ye ulaşır. Güneyde Akabe körfezinden kuzeyde Tabarya
gölüne kadar uzanır. Eni 10-20 km. arasındadır. Bu bölgede yeryüzünün
seviyesi karanın el alçak bölgeleri olarak kabul edilir. Öyle ki ölü
denizde suyun seviyesi iki komşu denizin –Kızıl deniz ve Akdeniz-
sularının ortalama seviyelerinden 402 metre daha aşağıdadır. Bu kara
yüzeyindeki en düşük orandır. Aşağıdaki rakamlardan da bu durum belli
olmaktadır:
Arabe vadisinde yer yüzünün seviyesi: Deniz seviyesi
altında 355-400 metre .
Ölü denizin en derin noktasının seviyesi: Deniz
seviyesinin altında 794 metre
Ölü denizde su yüzeyinin seviyesi: Deniz seviyesi
altında 402 metre.
Ürdün çukurunda yer yüzünün seviyesi: deniz seviyesi
altında212-400 metre.
Tabarya gölünde su yüzeyinin seviyesi: Deniz seviyesinin
altında 200 metre
Tabarya gölünün dibinin seviyesi: Deniz seviyesinin
altında 252 metre
Mısır Batı Çölünün kuzeyinde katara çukurunun tabanının
yer seviyesi: Deniz seviyesinin altında 133 metre.
Kaliforniya Ölüm vadisinin tabanının seviyesi: Deniz
seviyesi altında 86 metre.
Mısır Feyyum çukurunun dibinin yer seviyesi: Deniz
seviyesi altında 45 metre.
Ölü Denizin güney havzasında suyun derinliği: 6 metre
ile 10 metre arasındadır. Böylece kurumaya doğru gitmektedir. Tarihinin
uzak olmayan bir döneminde de kuru olduğu ve üzerinde insanların
yaşadığı bir bölge olduğu düşünülmektedir. Aynı şekilde eskiden beri
güneyde Arabe vadisinden kuzeyde Tabarya gölüne kadar ağvar (çukurlar)
bölgesinde insanların yaşadığı düşünülmektedir. Zira ölü deniz eski
tarihi kitabelerde tarif edilmiş, değişik isimlerle nitelenmiştir.
Örneğin Sedum Denizi, Lut Gölü, Zağr Gölü, Kokuşmuş deniz, Arabe
Denizi, Asfalt Denizi, Ölü Deniz gibi. Bunun sebebi bölgenin toprağının
verimli, sularının bol olmasıyla meşhur olmasıdır. Arap kabileleri
eskiden beri orayı imar etmişlerdir. Irak’tan, Arap yarımadasından ve
Şam topraklarından oraya göçmüşlerdir. Bu kabilelerden birisi de Ölü
Denizin güney havzasının topraklarında beş şehir kuran Hz. Lut’un (a.s.)
kavmidir. Bunlar Sedum, Amura, Edme, Sobyim ve Zağardır. Milattan önce
20. yy. sonlarına kadar da buralarda hayat devam etmiştir. Uğradıkları
bir ilahi ceza ile tümüyle yok edilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın
(c.c) şu sözleriyle cezalarının haberi gelmiştir: “Ne zaman ki,
emrimiz geldi, o ülkenin altını üstüne getirdik ve üzerlerine istif
edilip pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdık.” Ölü Deniz’in
havzasında genel itibariyle yer ve özellikle de ‘ters çevrilmiş yer’
diye bilinen güney kısım şiddetli sıcak olma, üzerinde su pınarları ve
kükürt buharlarının fışkırması, yakın zamana kadar ölü denizin suyunun
yüzeyinde batmadan yüzen asfalt kütlelerinin dağınık halde bulunması
gibi özelliklere sahiptir.
Ölü deniz havzasının güney toprakları üzerinde bulunan
ve Rabbimizin (c.c) emriyle tamamen yıkılan Lut kavmi köylerinin
yaklaşık 25 milyon yıl önce o düşük seviyeli çukurları (havzaları)
oluşturan yer hareketleriyle bir alakası yoktur. Fakat köylerin ilahi
ceza ile yıkılmalarından sonra Allah tealanın rahmetiyle bölge yağmurlu
bir döneme girmiştir. Bu yağmurların suları Lut kavminden günahkârların
çirkinliklerini yıkamıştır. Köylerinin bulunduğu bölgeyi de sularıyla
kapladı. Böylece ölü denizin kuzey havzasına dönüştü. Bugün tekrar kara
haline gelmek üzere kurumaya doğru yönelmektedir.
Sözün özeti Ürdün Arabe vadisi çukurları -ölü deniz-
bölgesi karaların en alçak kısımlarını içermektedir. Bölge Bizanslılar
tarafından son peygamberlik çağında işgal edilmişti. Bizans
İmparatorluğunun karşısında ve onunla doğudan sınırı olan Pers Sasan
İmparatorluğu vardı. Bu iki büyük imparatorluk arasında mücadele bu
zamanda en şiddetli dönemindeydi. Birçok kati savaşlarının ağvar
(çukurlar) bölgesinde meydana gelmiş olması gerekir. Bu da karanın en
alçak kısmıdır. İlk başta Perslerin Bizanslılara galip geldiği bu kati
savaşın meydana geldiği toprağı Kur’ân-ı Kerim’in ‘edne’l-ard’ diye
tavsif etmesi ileri düzeyde mucize bir nitelemedir. Çünkü hiçbir insanın
ne vahiy zamanında ne sonraki uzayan asırlarda bu hakikati idrak etmesi
mümkün değildi. Bu mucize nitelemenin bu açıklıkta Rum suresinin
başlangıcında gelmesi o mübarek surenin başındaki dört ayette yer alan
geleceği bilme mucizesine başka bir boyut eklemektedir. Bu da bilimsel
bir mucüzedir. Şöyle ki bu ayetlerde gaybtan haber vermeyi içeren
geleceği bilme mucizesi vardır. Ayetler gaybtaki olayın meydana gelme
süresini birkaç yıl diye belirlemiş, aynen ayetlerin nitelediği şekilde
ve belirlediği sürede meydana gelmiştir –ki bu peygamberlik
delillerindendir- Bunlara ilaveten savaş alanının Kur’ânî tabirle
‘edne’l-ard’ diye nitelenmesi yeni bir bilimsel mucize eklemektedir. Bu
da Kur’an-ı Kerim’in yaratıcı Allah’ın (c.c) sözü olduğunu ve bu sözü
alan son Peygamber’e (s.a.s) devamlı vahyin ulaştığını, göklerin ve
yerin yaratıcısı tarafından öğretim aldığını vurgulamaktadır.
Bu ayeti kerimeler gaybı haber verip, bildirdikleri
şekilde tahakkuk etmesinden ötürü vahiy zamanında peygamberlik
delillerinden oldukları gibi kati savaşın karanın en alçak kısmında
meydana geldiğini vurgulamasıyla zamanımızda da hala peygamberlik
delillerindedir. Bu alçak bölgeler Ölü denizin havzaları ve çevresindeki
alçak bölgelerdir. Deneysel pozitif bilim ancak 19 yy. ın sonlarında 20
yy.ın başlarında bu hakikati vurgulamaktadır. Bizanslıların hezimetine
sebep kati savaşı Kostantiniyye topraklarına mı Şam’dan olan Ezruat ve
Busra şehirleri arasında mı, Antakya’da mı, Dımaşk’ta mı,
Beytül-Makdiste mi, Mısır’ın İskenderiye şehrinde mi olduğu konusunda
tereddüde düşen tarihçilerin ulaştıkları sonuçları gözden geçirmeleri
gerekir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Bizanslıların Persler tarafından mağlup
edilmesinin Ürdün’ün ve Filistin’in doğu tarafında meydana geldiğini
belirlemektedir. Bu topraklar bilimin, karanın en alçak kısmı olduğunu
ispatladığı Ürdün Arabe vadisinin –Ölü Denizin- alçak bölgeleridir.
Kur’ân-ı Kerim’in ‘edne’l-ard’ nitelemesi tamamen bu bölgeye uymaktadır.
‘Edne’l-ard’ ifadesinin anlamının Pers diyarına en yakın
nokta, Arap diyarına en yakın nokta, Şam diyarının etrafı veya kendisi,
Antakya, Dımaşk, Beytü’l-makdis yahut başka bir yer olduğunu
söyleyenlerin bunu gözden geçirmeleri gerekir. Çünkü iki imparatorluğun
sınırları bir yönden birbirleriyle bir yönden de Arap topraklarıyla
bitişmiş idi. Buna göre ayeti kerimelerdeki ‘edna’l-ard’ tabiriyle
kastedilenin yalnızca Pers topraklarına veya Arap topraklarına yakınlık
olması -ağvar (çukurlar) bölgesi Arap diyarına en yakın yer olsa bile-
makul değildir. Hatta aslında bu bölge Arap yarım adasının bir
paçasıydı. Bu ‘edne’l-ard’ mucize ifadesini indiren Allah her türlü
eksiklik ve noksanlıktan uzaktır. İşte bu tabirle savaş alanını
belirlemiştir. Sonra deneysel pozitif bilim ancak hicri 12 yy. sonrası
mübarek Filistin ve Ürdün’ü birbirinden ayıran çukur bölgelerin karanın
en düşük bölgeleri olduğunu ispatlamıştır. İşte bundan ötürü Kur’ânî
‘edne’l-ard’ sıfatıyla nitelenmeyi hak eder ve Bizanslıların yenildiği
savaşın alanı olmaya uygundur. Bu Allah’ın (c.c) şu sözünden ötürü
böyledir: “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar, yeryüzünün en edna yerinde
yenilgiye uğradılar. Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl
içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün
müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine
yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.” (Rum,
30/1-5) |