|
İKİ DENİZ
“İki denizi birbirine kavuşmak
üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip
kavuşmazlar” (Rahman, 55/19, 20).
Dr. Zağlul Neccar
Bu iki âyet,
Rahman sûresinin baş taraflarında yer almaktadır. Sûre Medine de nazil
olmuştur ve âyet sayısı 78 dir. Sûrenin “Rahman” ismini alması, bu
kelime ile başlamasından dolayıdır. “Rahman”, Yüce Allah’ın “Esmâ-i
Hüsnâ”sındandır ve Rahman olan Yüce Allah’ın rahmet esintilerini, onun
kullarına olan büyük nimet ve ihsanlarını ihtiva etmektedir. Yüce
Allah’ın Kur’an’ı en son peygamberine (a.s) öğretmesi, insanı yaratması
ve ona “beyan”ı öğretmesi onun nimet ve ihsanlarındandır. Rahman sûresi
birçok dinî yüce değerlere çağırmaktadır. Bir olan Yüce Allah’a, bize
varlığını haber verdiği gözle görülmez olan meleklere ve cinlere,
öldükten sonra dirilmeye ve hesaba çekilmeye, cennete ve nimetlerine,
cehenneme ve azabına iman etmek, söz konusu değerler arasında yer
almaktadır. Sûre, insana yer yüzünde halife olma görevini güzelce yerine
getirmeyi ve Allah’ın adaletini burada hayata geçirmeyi tavsiye
etmektedir. Sûre şöyle demektedir: " Göğü Allah yükseltti ve mîzanı
(dengeyi) o koydu. Sakın dengeyi bozmayın! Ölçüyü adaletle tutun ve
eksik tartmayın! (Rahman 55/ 7, 8, 9). Sûre, her şeyin bir gün yok
olacağını ve Yüce Allah’ın baki kalacağını vurgulamaktadır. Bu sûrede
Rabbimiz “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, ancak azamet ve
ikram sahibi Rabbinin zâtı baki kalacak” (Rahman 55/26, 27)
demektedir.
Rahman
sûresi ayrıca ahirette cennetliklerle cehennemlikler arasında apaçık bir
fark olacağını vurgulamaktadır. Cehennemlik olanlar sîmâlarından yani
yüzlerindeki (kara ve mavilikten) tanınacaktır. Onlar, “aşağılama” ve
“değer vermeme” tavrıyla karşılaşacaklardır. Sûre bunların bir kısmını
yansıtmaktadır. Son kısmında ise -bir başka ifadeyle âyetlerinin % 40
ından fazlasında ise - dünya hayatında “Rabbinin huzurunda durmaktan
korkan” (Rahman 55/46) herkesin karşılaşacağı naîm cennetlerindeki
ikram ve değer verme makamları ve bu cennetlerdeki nimetlerden bir kısmı
anlatılmaktadır. Rahman sûresi, Yüce Allah’ın “Her an yaratma halinde
olması”nın (Rahman 55/29), ilâhî kudretin sınır tanımazlığının bir
alâmeti olduğuna işaret etmektedir. Sûre Yüce Allah’ın nimet ve
ihsanının büyüklüğü ve bütün yaratıklarına olan yaygın keremi ve
ihsanına delalet eden yaratılışla ilgili birçok delil sunmaktadır. Gerçi
onun insan ve cinlerden olan mükellef kullarının çoğu, bu nimetlerden ve
ihsanlardan gafildir veya bunları yalanlamaktadır ya da cehalet veya
sapma, kibir ve kendini beğenme kabilinden olmak üzere bunları inkâr
etmektedir. Bundan dolayı sûre “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı
yücelerden yücedir” (Rahman 55/78) âyetiyle sona ermektedir. Bu
sûrenin getirdiği gerçeğin doğruluğuna delil olarak gösterdiği kevnî
alâmetlerden bazıları şunlardır:
1-
Kur’an’ı indiren Yüce Allah’tır.
Allah onu ilmiyle indirmiştir. O ilmini, peygamberlerinin ve
resûllerinin sonuncusuyla, yaratıklarından birçoklarına öğretmiştir.
2-
İnsanı yaratan Yüce Allah’tır.
Allah insana beyanı öğretmiştir. Dillerin nasıl doğduğu meselesi,
âlimlerin ve düşünürlerin kafalarını asırlar boyu meşgul etmiştir, fakat
bunun doğru bir cevabı bulunamamıştır.
3-
Yüce Allah ayı ve güneşi ince
bir hesaba göre hareket ettirmiş ve hâlâ da ettirmektedir. (Bu kaide,
gök cisimlerinin tümüyle onların binalarının ilk yapı taşları için de
geçerlidir.)
4-
Varlık âlemindeki bütün
cansızlar, mükellef olmayan canlılar ve mükellef olanların ise az bir
kısmı Yüce Allah’a secde etmekte ve ona hamd ederek kendisini tesbih
etmektedir.
5-
Gökyüzünü görülmeyen bir direk
üzerine yükselten, yaratıkları arasında muamele terazisini koyan ve
kullanırken taşkınlık etmemeyi emreden Yüce Allah’tır.
6-
Yeri canlılar için yaratan,
burayı hayatı karşılamak için hazırlayan ve buna işaret etmek üzere
burada bitkileri, meyveleri ve mahsulleri var eden O’dur.
7-
İnsanı pişmiş çamura benzeyen
bir balçıktan yaratan, cinleri öz ateşten yaratan O’dur.
8-
İki doğunun ve iki batının Rabbi
O’dur. Bu ifade, yeryüzünün yuvarlak olduğuna ve güneş karşısında kendi
ekseni etrafında döndüğüne çok ince ve üstü örtülü bir işarettir.
9-
İki denizi birbirine kavuşmak
üzere salıveren ve birbirlerine karışmamaları için aralarına engel
(berzah) koyan O’dur. İkisinden de inci ve mercan çıkar. Bu ayet,
pekiştirilmiş bilimsel bir geçeğe çok ince Kur’anî bir işarettir ki bunu
ihtisas sahibi bilginler, ancak miladi XIX. asrın sonlarına doğru
İngiliz Meydan Okuma Gemisiyle (Challenger) 1872- 1876 yılları arasında
yaptıkları bir yolculukta anlayabilmişlerdir. Bu gerçeğin özü şudur:
Komşu denizlerdeki sular hatta aynı denizdeki sular, fiziksel ve
kimyasal niteliği açısından birbirinden farklı birçok çevreye bölünerek
birbirinden ayrılır. Bu iki çevre, birbiriyle karşılaşır ama tam olarak
birbirine kavuşmaz. Birbirine karışmasına ve birbirinin sınırına
dayanmasına rağmen karışmamış olarak kalabilir. Bu, Yüce Allah’ın suya
verdiği bir takım ayrıcalıklar sayesinde olur.
10-
Suya verilen bu özel özellikler
sayesindedir ki devasa gemileri üzerinde taşıyabilmekte, onların muazzam
su kütlesi üzerinde yol almalarına imkân vermekte ve başı bulutlara
değen muazzam büyüklükteki gemilere batmadan yol alma imkânı
sağlamaktadır.
11-
Fani olmak her yaratığın, mutlak
olarak baki olmak da bir olan yaratıcının sıfatlarındandır.
12-
Yerin ve göklerin çerçevesi bir
olduğu için yer küre evrenin merkezindedir. Evren, insan aklının
alamayacağı kadar geniş ve uçsuz bucaksızdır. Hiçbir cin ve insan, Yüce
Allah’tan tarafından bir “güç” verilmedikçe göklerin ve yerin
çerçevesinden dışarı çıkamaz.
13-
Dünyaya en yakın gökyüzü
ateşlerle ve (atom halindeki) bakır filizleriyle dopdoludur.
14-
Sonunda gökyüzü kızarmış yağ
renginde bir gül gibi olacaktır. Bu, yıldızların günümüzdeki çatlayıp
ayrılma halidir ki Hubble Uzay Teleskopu bu durumu görüntülemeyi
başarmıştır.
Bütün bu
evrensel alâmetlerin ardından Yüce Allah’ın ifadesi şöyle gelmektedir: “Öyleyken
Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” Bu âyet, bu
sûrenin âyetleri arasında tam 31 kez tekrarlanmaktadır. (Bir başka
ifadeyle; bu âyet sûrenin 78 âyetinin yaklaşık olarak % 40 nı teşkil
etmektedir.) Âyet, şiddetli bir uyarı ifade etmektedir. Yüce Allah’ın
nimetlerini yalanlayan ve lütfünü inkâr eden bütün cin ve insanlar bu
uyarıyı hak etmektedirler.
Yüce Allah,
bu dini ikmal edip, tamamladıktan sonra başka bir dine razı değildir. O,
14 asırdan bu yana kelime kelime, harf harf vahyin diliyle onu muhafaza
etmiştir ve yeryüzüne ve üzerinde olan her şeye varis olacağı ana kadar
da koruyacaktır. Rahman sûresinde yer alan evrensel âyetlerden her
birini özel olarak ele almak gerekir. Bu da ayrıntıya girmeyi
gerektirdiği için makalemizin sınırlarını aşacağından uygun değildir.
Biz burada sadece yukarıdaki listenin 9 ncu sırasında yer alan 19 ve 20
nci âyetlerin işaret ettiği gerçekleri ele alacağız.
Konuya
girmeden önce bu iki âyette geçen ve manası anlaşılamayan kelimelerin
manalarına ve eski birçok müfessirin yaptığı açıklamalara hızlı bir
şekilde göz atacağız.
Âyette Geçen Bazı Kelimelerin
Anlamları

1-
Merace: Kelimenin kökü, gelmek,
gitmek, endişe etmek, kargaşa ve düzensizlik manalarına gelir. Bundan
dolayı parmağa geniş gelen yüzüğe “merc” denilmiştir. “Merecet
emânâtü’l-kavm ve uhûduhüm” topluluğun emanetleri kargaşaya uğradı ve
birbirine karıştı, “merace’l-emru”, iş karıştı anlamına gelir. “el-Hercü
ve’l-merc= kargaşa ve fitne” tabiri de bu kökten türemedir. “Emrün
merîc”, karışık iş demektir. Arap dilinde “el-merc” hayvanların otlağı
manasınadır. Bu bitkinin çok olduğu toprak parçası anlamınadır.
“Temerrece’d-devâbbu fîhi ve tahtelıtu= hayvanlar birbirine karıştı”
demektir. Kelimenin bu anlamından dolayı “merace’d-dâbbete” ve
“emrecehâ”, “meracet”, hayvanları otlasın diye saldı ve hayvanlar
otlakta başka hayvanlarla birbirine karıştı, demektir. Çünkü kelimenin
kökü olan “el-merc” karıştırma, “el-murûc”, karışma anlamınadır. Yüce
Allah’ın “merace’l-bahreyni” ifadesi, iki denizden birini diğerine saldı
ve -tam olarak birbirlerine karışmaksızın- birbirine karıştırdı
demektir. Tıpkı otlaktaki hayvanların birbirine karışması ve aynı
zamanda her birinin varlığını koruması gibi… “Mâricün min nâr” dumansız
birbirine karışık ateş alevi demektir.
2-
“Berzah”: İki somut veya soyut
şey arasında yapılmış bir “engel” demektir. Ölüm anından yeniden dirilme
vaktine kadar dünya ve ahiret arasını ayıran berzah (engel) buna
örnektir. Bundan dolayı ölen kimse “berzah”a gider. Bir çok müfessir
Yüce Allah’ın “beynehümâ berzahun lâ yebgıyân” âyetinin tefsirini
yaparken âyette geçen “berzehun” kelimesi, yeryüzünden bir engeldir
demişlerdir. Bazı müfessirler de bu her şeyi benzersiz olarak yaratan
ilâhî kudretin var ettiği bir engel ve manidir ki onu hiçbir insan
göremez demişlerdir.
3-
“el-bağyu”: Aşırıya kaçarak ve
haddini bilmeyerek haddi aşmak ve haksızlık etmektir.
Müfessirlerin Konuya Yaklaşımları
İbn Kesîr “İki
denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel
vardır, birbirlerine geçip kavuşmazlar” (Rahman 55/19, 20) âyetini
tefsir ederken şöyle der: İbn Abbas “merace” kelimesini “ersele=
salıverdi” manasında tefsir etmiştir. İbn Zeyd, “yeltekıyân” kelimesini
şöyle açıklar: Yüce Allah iki deniz arasına ayırıcı bir engel (berzah)
koymak suretiyle onların birbirine karışmasını engeller. “el-Bahreyn”
kelimesinden maksat, biri tuzlu, diğeri tatlı su birikintisi demektir.
“Beynehümâ berzahun lâ yebğiyân”: Yüce Allah bu iki deniz arasına bir
engel koymuştur. Bu engel, bu iki denizden biri diğerine karışıp da her
biri diğerini bozmaması için yeryüzü engelidir.
Celâleyn
tefsirinde konuyla ilgili şöyle denilmektedir:
Tatlı ve
tuzlu sulu iki denizi (el-bahreyn) insanın çıplak gözle göreceği bir
şekilde birbiriyle karışmaması için (yeltekıyân) salıverdi (merace=
ersele). Bunların ikisi arasında Yüce Allah’ın kudretinden kaynaklanan
bir engel vardır (beynehümâ berzahun= hâcizun). Biri diğerinin üzerine
doğru harekete geçip de onunla karışmaz (lâ yebğiyân).
Fî
Zılâli’l-Kur’an’da ise şu ifadeleri görmekteyiz:
Âyette geçen
“iki deniz” biri suları tuzlu, diğeri tatlı olan iki tür su
birikintisidir. Birinci su birikintisi ile denizler ve okyanuslar, öbürü
ile akarsular, nehirler kastedilmektedir. Âyetin ifadesine göre bu iki
su birikintisi birbiri üzerine salınmakta, karşılaşmaları sağlamakta,
fakat iç içe geçmemekte, suları birbirine karışmamaktadır, hiçbiri
belirli sınırı aşmamakta, görevinin ötesine taşmamaktadır. Çünkü
aralarında Yüce Allah sanatının eseri olan ve fiziksel yapılarından
kaynaklanan bir engel vardır.
Safvetü’l-beyân li Meâni’l-Kur’an’da ise şöyle denilmektedir:
“Merace’l-bahreyni yeltekıyân” Yüce Allah yeryüzünde tatlı ve tuzlu
suları kendi mecralarında yani nehir ve deniz yataklarında yan yana ve
kenarları birbirine bitişik olarak salar, ama bununla birlikte birbirine
karışmazlar. Yüce Allah’ın hikmeti, birbirlerine karışmalarına engel
olmak üzere yeryüzünde olan bazı maddeleri aralarına koyma şeklinde
tecelli eder. Bu engeller olmasaydı biri diğeri üzerine akar birbirine
karışırdı. Ama böyle olmadı, her birinden yaratılış gayesine uygun
olarak yararlanmak mümkün olsun diye tuzlu olan tuzlu, tatlı olan tatlı
olarak kaldı. “Merace” salıverdi, “yeltekıyân” birbiriyle yan yana veya
kenarları birbirine değmekte, “berzahun” toprakta bulanan bazı
maddelerden yapılmış engel demektir. Bu, Yüce Allah’ın kudreti
sayesindedir. “Lâ yebğiyân”, suları birbirine karışarak biri diğeri
üzerine tecavüz etmez, ya da aralarında bulunan engeli aşarak (su
altında bırakarak) hadlerini aşmazlar.
Kur’an
tefsirinde açıklamaları seçilen bilginler şunu diyorlar: Yüce Allah suyu
tatlı ve tuzlu olan iki su birikintisini birbirine komşu olmak,
yüzeyleri birbirine değmek üzere saldı. Aralarında Yüce Allah’ın
kudretinden olan bir engel vardır. Biri diğeri üzerine azgınlık edip de
birbirine karışmaz.
Safvetü’t-tefâsîr’de ise şu açıklama yer almaktadır:
“Merace’l-bahreyni yeltekıyân”, suyu tuzlu ve tatlı denizi birbirine
komşu olmak, birbiriyle temas etmek üzere salıverir, fakat onlar
birbirine karışmaz, aralarında bir “berzah” bulunmaktadır yani
aralarında Yüce Allah’ın kudretinden bir engel vardır ki bu sayede
birbirlerine karışarak biri diğerine tecavüzde bulunmaz.
Bu Ayetleri Doğrulayan Bilimsel
Bulgular
I. İki Denizin Yapısı
Yüce Allah
önce “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında
bir engel vardır, birbirlerine geçip kavuşmazlar” (Rahman 55/19, 20)
demekte ardından da “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini
yalanlayabilirsiniz? İkisinden de inci ve mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz” (Rahman 55/21, 22,23)
diye sormaktadır. Hz. Peygamber (a.s) bir gün sahabilerinin yanına gelir
ve onlara Rahman sûresini başından sonuna kadar okur. Sahabe hiçbir
tepki vermeksizin sessizce dinler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s)
şöyle der: “Ben bu sûreyi cinlerle görüştüğüm gece onlara okudum.
Onlar (bu âyetteki soruya) sizden daha iyi cevap verdiler. ‘Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?’ âyetini her okuduğumda ‘Ey
Rabbimiz! Hiçbir nimetini yalanlamayız. Sana hamdolsun’ dediler”
(Tirmizî, Sûretü’r-Rahman, 1). Bu âyetler, nimetleri yaratan yaratıcıya
şükretmek gerektiğini ifade etmektedir. Allah’ın nimetlerinin de haddi
hesabı yoktur. Fakat söz konusu nimetleri, bilimsel olarak ne mana ifade
ettiğini anlamadan kavramak mümkün değildir.
Arap dili
açısından “hem tuzlu (deniz) ve hem de tatlı (nehir) su kütlesine
“el-bahr” denilmektedir. Bu kelime, bir başka kelimeyle kayıtlanmaksızın
kullanıldığında sadece suyu tuzlu olan “deniz” anlamına gelir. Kelime
(bahru Dicle, bahru Fırat gibi) kayıtlandığında ise hem tatlı hem de
tuzlu su anlamlarına gelebilir. Buna Yüce Allah’ın “Merace’l-bahreyni
yeltekıyân= İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir”
ifadesini örnek verebiliriz. Bu âyette “el-bahreyn= iki deniz”
kelimesinin kayıtlanmaksızın mutlak olarak kullanımı, bu iki denizin de
suyu tuzlu deniz olduğunu göstermektedir. Yoksa mana, ilk ve son dönem
müfessirlerinin büyük çoğunluğunun benimsediği üzere “deniz” ve “nehir”
şeklinde değildir.
Bu anlayışı
aynı sûrenin 22. âyeti olan “İkisinden de inci ve mercan çıkar”
âyeti de teyit etmektedir. Söz konusu âyette geçen “el-lü’lüü= inci”
kalsiyum karbonattan oluşan sert ve pürüzsüz küreler şeklindedir. Bunlar
beyazımsı parlak, bir maddedir. İnci, yumuşakçalar familyasına ait özel
(çift kanatlı) istiridyeler içinde büyür. İnci, tatlı ve tuzlu
her türlü suda yaşayan canlı türlerindendir ve mücevher olarak
kullanılır. “Mercan” ise bir deniz canlısı olarak sadece tuzlu suda
yaşar. Mercan, zoantharia familyasının knidiler şubesine bağlı bir canlı
türüdür. Bu familya, genelde büyük koloniler halinde yaşar. Ancak
bunların arasında yalnız yaşayan türler de vardır. Bir mercan teki,
kalsiyum karbonatlı kireçsel bir iskelet salgılar. Büyük kolonilerin
iskeleti, mercan kayalıkları adıyla bilinen muazzam büyük kayalıklar
halinde olur. Mercan çoğunlukla sıcak ve sığ denizlerde bulunur. Bu
türlerden birisi, mücevher türü taş olarak kabul edilen kırmızı
mercandır. Dolayısıyla Rahman sûresindeki âyetlerin ifade akışı, söz
konusu “iki deniz”in de tuzlu olduğunu göstermektedir. Kur’an “bahr”
kelimesini hem mutlak ve hem de bir başka kelimeyle kayıtlı
kullanmaktadır. Örneğin;
a)
“Ve sahhara lekümü’l-fülke li
terciye fi’l-bahri bi emrihî ve sehhara lekümü’l-enhâra=
İzniyle denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi;
nehirleri de sizin (yararlanmanız için) için akıttı” (İbrahim
14/32).
b)
“Ve ceale beyne’l-bahreyni
hâcizâ= İki deniz arasına engel koyan….”
(Neml 27/61). Bu iki örnekte “el-bahr” ve onun ikili “el-bahreyn” her
hangi bir kelimeyle kayıtlanmaksızın kullanıldığı için “deniz”
anlamınadır.
c)
“Ve hüvellezî merace’l-bahreyni
hâzâ azbun fürâtun ve hâzâ milhun ücâc= Birinin suyu tatlı ve susuzluğu
giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir
engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur” (Furkan
25/53).
d)
“Ve mâ yestevi’l-bahrâni
hâzâ azbun furâtun sâiğun şerâbuhû ve hâzâ milhun ücâc= İki deniz
birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır.
Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar)”
(Fâtır, 35/12). Bu iki örnekte ise “el-bahrâni” ve “el-bahreyni”
kelimelerinin, ifadenin devamındaki açıklamadan “tatlı ve tuzlu su
kütlesi” anlamına kullanıldığı anlaşılmaktadır.
II. Su Kütlelerinin Denizlerde ve
Okyanuslardaki Dağılımı
Yerkürenin %
71 ini kaplayan, bir başka ifadeyle 510 milyon kilometre karelik bir yüz
ölçümüne sahip olan ve çeşitli deniz ve okyanusları dolduran su
kütlelerinin tuzluluk oranı ve ısı derecelerinin ölçülmesi neticesinde
bunların bir denizden diğerine hatta aynı denizde yatay ve dikey olarak
farklılık gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Halbuki söz konusu olan,
fiziksel ve kimyasal özellikleri bakımından homojen muazzam bir su
kütlesidir. Bunların her biri, bir diğerinden farklı canlı toplulukları
ve dibe çöken tortusal türleri itibarıyla özel bir yaşam ortamını ifade
etmektedir. Deniz ve okyanus sularındaki tuz oranı ve ısı derecesi
farklılıkları, yoğunluk farklılığına sebep olmaktadır. Bu yoğunluk
farklılığı, dalga ve deniz akıntılarının suları birbirine karıştırmasına
rağmen farklı su kütlelerinin oluşmasını sağlamaktadır. Yüzeysel su
kütleleri, enlem çizgileri arasında büyük bir alanda hareket etmektedir.
Böylece söz konusu kütlelerin fiziksel ve kimyasal özellikleri, -ısı
derecesi, buharlaşma ve yağmur yağma ortalamaları vs. gibi- su
kütlelerinin bulunduğu çevresel şartların değişmesine bağlı olarak
farklılaşmaktadır. Yüzeydeki suyun yoğunluğu artınca, bu su kütlesi,
altındaki daha düşük yoğunluklu suyla yer değiştirmesi sonucunda kendi
özelliklerinin tümünü değilse bile bazılarını kendisiyle birlikte
okyanusun diplerine taşır. Bu da dipteki suyun özelliklerinde büyük bir
değişikliğe yol açar. Taşınan bu özellikler, binlerce km.lik bir
mesafeden geliyor olsa bile suyun geldiği kaynakları belirlemeye yardım
eder. Çeşitli kaynaklardan gelen sulardan dolayı aynı okyanus ve aynı
denizdeki su kütlelerinin özellikleri sürekli olarak değiştiği gibi,
farklı denizlerle okyanuslar arasında da durmadan değişir. Buna rağmen
bu deniz ve okyanuslara özellik veren su kütleleri olduğu gibi kalır.
Denizlere ve okyanuslara özellik veren bu dev su alanları, söz konusu
deniz ve okyanusların sınırlarını belirler. Yerküredeki okyanuslara ait
ana su akımları arasında ara bir su kütlesi bulunur.
A. Denizlerin ve Okyanusların
Yüzeyine Ait (Yüzeysel) Su Kütleleri
Yeryüzünde
bulunan deniz ve okyanusların yüzeysel su kütleleri ısı derecesi ve
tuzluluk oranı açısından üçe ayrılır;
1)
Orta Yoğunluktaki Su Kütlesi
Bu kütlenin
ısısı 6 ilâ 19 santigrat derece arasında değişkenlik gösterirken,
tuzluluk oranı %3,6 ilâ %3, 65 arasındadır. Bu kütle, ekvatora yakın
bölgelerin okyanusları ve denizleriyle, güney ve kuzey 30, 35 enlem
çizgisi arasına kadar uzanır. Bu büyük su kütlesi, yaklaşık aynı
yoğunlukta daha küçük kütlelere de ayrılır. Fakat bulunduğu coğrafi
yerin farklılığına göre geri kalan fiziksel özelliklerinde farklılık
göstermez. Meselâ Atlas okyanusunun kuzey kısmındaki yüzeysel su,
okyanuslar arasında en tuzlu bölge sayılırken, Pasifik okyanusun
kuzeyindeki yüzeysel su, en az tuzlu yer olarak kabul edilir. Orta
yoğunluktaki su kütleleri, denizlerin veya okyanusların diplerine doğru
ısı eğimi sabit olana kadar bulunmaya devam eder.
2)
En Yukarı Enlem Çizgilerinde Bulunan Yüzeysel Su Kütleleri
Bu kütle,
orta yoğunluktaki su kütlesine nazaran düşük ısı derecesi ve daha az
tuzluluk oranıyla ön plana çıkmaktadır. Bunun sebebi, kütlenin soğuk ve
bol yağmur olan bölgelerde olmasıdır. Bu bölge, genel olarak hem
kuzeyden ve hem de güneyden ılıman iklim bölgelerine kadar uzanır.
3)
Kutup Çevresi Bölgelerinde Yüzeysel Su Kütleleri
Bu kütlenin
en büyüğü, güney kutup çevresinde bulunan bölgedir. Bu bölgede su
dünyanın dönüş yönüne uygun olarak batıdan doğuya doğru hareket
halindedir. Bu kütle 3500 m. derinliğe kadar uzanır. Isı derecesi 2
santigrat dereceyle 0 arasında hemen hemen düzenli olup, tuzluluk oranı
%3,46 ilâ %3.47 arasında değişir.
B.Denizlerde ve Okyanuslarda Orta
Derinlikteki Su Kütleleri
Bu su
kütleleri, deniz yüzeyinden 1500 m. derinliğe kadar uzanır. Bu kütle ısı
derecesi ve tuzluluk oranı bakımından farklılık gösterir. Bunun sebebi,
çeşitli kaynaklardan oluşmasıdır. Orta derinlik su kütlelerini fiziksel
niteliği ve geldiği kaynaklar itibarıyla birçok alt kütlelere ayırmak
mümkündür. Orta derinlikteki bu su kütlesi, en yaygın olarak güney
kutbunu çevreleyen bölgelerde bulunur. Zira bu kütle, esasen güney
ılıman bölgedeki yüzeysel sudan oluşur ve muazzam bir genişliğe
sahiptir. Su, daha fazla soğuduğu veya içinde çözülmüş haldeki tuzların
çok olması nedeniyle yoğunluğu arttığı için yüzeyden dibe doğru inmeye
başlar. Su dibe çökerek daha farklı özellikteki su kütlelerine karışır
ve böylece orta derinlikteki güney kutup suyu özelliğini kazanır. Bu su
bütün okyanus havuzlarına yayılarak kuzeye doğru harekete geçer ve Atlas
okyanusundaki 20. enlem çizgisine kadar ulaşır. Diğer taraftan ise
güneye doğru harekete geçer ve Hint ve Pasifik okyanusunda ekvator
çizgisinin güneyinden 10. enlem çizgisine kadar ulaşır. Orta
derinlikteki kuzey kutup suyu, Atlas ve Pasifik okyanusların kuzeyine
kadar uzanır ve onların batı kısmında yer alır. Bu suyun tuzluluk oranı,
Atlas okyanusunun kuzey batısında nispeten artar. Sebebi ise kuzey kutup
suyunun donmasıyla tuzların yoğunlaşmasıdır. Söz konusu su, aynı şekilde
orta Akdeniz’den Cebel-i Tarık boğazı yoluyla Atlas okyanusuna doğru
harekete geçer ve sıcaklığı 13 santigrat derece, tuzluluk oranı ise %
3,81 dir. Bu kütle, Atlas okyanusuna ait orta derinlikteki su
kütlesinin altına iner. Bunu, -başka su kütleleriyle karışması nedeniyle
fiziksel özelliklerinde değişiklik meydana gelmiş olmasına rağmen- Atlas
okyanusunun dibi boyunca uzun bir mesafede izlemek mümkündür. Aynı
şekilde Kızıldeniz’in suyu da Mendeb boğazından Arap denizine doğru
harekete geçer ve oradaki su kütleleriyle karışır, Arap körfezi suyu ise
Hürmüz boğazından geçerek Hint okyanusuna karışmak üzere harekete geçer.
C.Okyanuslarda ve Denizlerde Derin Su
Kütleleri
Okyanuslarda
ve denizlerdeki derin su kütlelerine en açık örnek, Atlas okyanusunun
kuzey batı kısmında bulunan su kütlesidir. Bu su, Florida sahillerine
vuran körfez akıntısıyla gelen çok tuzlu suyla buzullardan gelen
yüzeysel suyun karışmasından meydana gelir. Kış mevsiminde bu su
karışımı soğur ve denizin dibine inerek orta derinlikteki su
kütlelerinin yakınına kadar ulaşır. Bu karışık su, güneye doğru hareket
edip, güney kutbunun derin su kütlesinin üzerine geçer. Çünkü yoğunluğu
kutup suyundan daha azdır. Böylece kuzey denizinin derin su kütlesi, bu
okyanusun dibini 30 kuzey enlem derecesine kadar kaplar. Fakat bu enlem
çizgisinden güneye doğru yöneldiğimizde derin ve orta derin su kütleleri
birbiriyle birleşmekte ve her bir kütle, kendi fiziksel ve kimyasal
niteliğini muhafaza eder. Denizlerde ve okyanuslarda bulunan derin su
kütlelerinin ısı derecesi 3 santigrat derece civarındadır. Bu sulardaki
ortalama tuz oranı ise %34,9 a ulaşmaktadır. Bazı küçük cepleri
saymazsak Hint ve Pasifik okyanusunda derin su kütleleri yoktur.
D. Denizlerde ve Okyanuslarda Çok
Derin Su Kütleleri
Güney kutup
okyanusu, dibinde en yüksek yoğunluğa sahip olduğu kabul edilen bir su
kütlesi bulundurmaktadır. Bu su, kış mevsiminde güney kutup kıtası
çevresinde oluşur sonra kuzeye doğru harekete geçerek üç okyanusun yani
Pasifik, Hint ve Atlas okyanuslarının diplerine ve 30 kuzey enlem
derecesine kadar ulaşır. Güney kutup dip suyu kütleleri esasen kıta
kıyısında büyük miktarda suyun donmasından oluşarak gerisinde çok büyük
bir miktarda konsantre tuz çözeltisi bırakır. Bu çözelti kıta sahilinin
eğilimli yerleri aracılığıyla harekete geçer ve her iki kutupta bulunan
yüzeysel su kütleleriyle yaklaşık olarak eşit miktarda karışır. Böylece
sıcaklığı (- 4 C) ve tuzluluk oranı nispeten yüksek olan (%3, 47
civarlarında) bir su kütlesi meydana gelir. Dolayısıyla okyanuslardaki
suların, dikey ve yatay olarak birbirinden ayrı halde bulunan su
kütleleri şeklinde oluştuğu ortaya çıkar. Bu kütleler, en yukarı enlem
çizgisinde bulunan bölgelerdeki deniz seviyesi düzeyinden başlar ve
denizlerin ve okyanusların diplerine uzanır ve nihayet ekvator
bölgelerindeki okyanus dibine ulaşır. Deniz ve okyanuslardaki çeşitli su
kütlelerinin iklimsel bölgelerine göre yatay sıralanışı, aynı noktada
derinliğe göre dikey sıralanışının aksinedir.
Bu birbirine
komşu su kütleleri, -suya has kimyasal ve fiziksel özelliklerinden ve bu
kütlelerin bizzat kendi özelliklerinin birbirinden ayrı olmasından
dolayı- ayrı ayrıdır. Oysa bu kütleler, sürekli biçimde yatay ve dikey
olarak birbiri aracılığı ile hareket eder, Kur’an’ın deyimiyle
birbirlerinden merc (salıvermek) edilir. Sebebine gelince; fiziksel ve
kimyasal özellikleri açısından birbirinden farklı olan su kütleleri
sürekli aracı olma niteliği taşıyan engeller sayesinde birbirinden
ayrılır. Okyanusta su sürekli olarak döndüğü için, hiç durmaksızın dikey
ve yatay olarak hareket halindedir. Böylece sular birbirine karışır,
fakat birbiriyle asla tam bir karışım meydana gelmez. Yüzeydeki suyu
rüzgârlar, deniz dalgaları ve çeşitli dalgalar harekete geçirerek komşu
su kütlelerini birbirine karıştırmaya çalışır. Ancak suyun miktarının
çok olması nedeniyle bu tam olarak gerçekleşmez. Ayrıca bu yüzeysel
suyun, buharlaşmasıyla tuzluluğu ve buna bağlı olarak da yoğunluğu
arttığı gibi, soğumasıyla da artar. Bu da onun denizin dibine inmesine
yol açar. Dibe inen suyun bazı deniz ve okyanusların diplerinde
yanardağı faaliyetleri neticesinde bir parça ısıya maruz kaldığı da
olur. Erimiş halde bulunan tuzun bir kısmının çökmesi veya tatlı su
akımıyla karışması neticesinde tuz oranı azalır. Bu durumda diplerdeki
su kütlesinin yoğunluğu azaldığından tekrar yukarıya doğru yükselme
eğilimine geçer. İşte bu dibe iniş ve yüzeye çıkış, -Yüce Allah
yeryüzüne ve üzerindekilere varis oluncaya (kıyamete) kadar- defalarca
ve defalarca tekrar edip duracaktır.
Işın
teleskoplarıyla yapılan incelemelerde deniz ve okyanus dip sularının
birbirine karışması için 1 600 000 (Bir milyon altı yüz bin sene)
geçmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu dediğimiz sadece Pasifik okyanusu
havzasındaki dip suları için öngörülen bir süredir. Hint ve Atlas
okyanusu için de bu sürenin yarısı bir zamana ihtiyaç vardır. Bu zaman
ihtiyacının sebebine gelince; dip suyu daima okyanustaki suyun en
yaşlısı, buna karşılık yüzey suyu ise en gencidir. Çünkü yüzey suyu
bulunduğu yerde en az 10 ilâ 20 sene civarında kalır . Donmuş halde olan
güney okyanusundan su, kuzeye doğru saniyede ½ mm. hareket eder. Buradan
ortaya çıkan sonuç şudur: Denizlerde ve okyanuslarda deniz dalgaları ve
akıntılarından, ısı derecesinin ve yoğunluk ortalamasının değişmesinden
kaynaklanan yatay ve dikey karışım faktörlerine rağmen birçok su
kütlesi, kendine has fiziksel ve kimyasal özelliklerini korumaya devam
etmektedir. Bu da denizlerde ve okyanuslarda hayat kolonilerine gerekli
olan çevrenin oluşması için bir zarurettir.
III.Suyun Kendine Mahsus
Özelliklerinden Bazıları
Dünyamız,
yüzeyinde, kabuğunda, toprağında ve kendisini çevreleyen gaz tabakasında
muazzam bir miktarda su taşır. Bu su yaklaşık olarak 1,4 tirilyon km3
civarındadır. Bu suyun büyük bir kısmı (%97, 22) denizlerde ve
okyanuslarda bulunur. Kalan kısmı (%2, 78) ise kutuplarda donmuş halde,
dağların zirvelerinde (%2, 15) ya da yer kabuğunda kayaların arasında ve
toprakta (% 0, 613) depo edilmiş bir halde olup, iç denizler ve tuzlu
göllerde (% 0, 0077) veya tatlı sulu göllerde (% 0, 0092), veya toprakta
rutubet halinde (% 0, 0049) ya da akan nehir ve dere (% 0, 00092)
şeklindedir. Su, -bildiğimiz kadarıyla başka gezegenlerde nadiren
bulunduğu için- akarsu şekliyle bu kadar büyük bir miktarda hemen hemen
sadece dünyamızda bulunuyor olabilir. Su, yer kürenin yaklaşık olarak %
71 ini, karalar ise sadece % 29 unu kaplar. Kara ve su arasındaki bu
mucize dağılım olmasaydı yeryüzünün sıcaklığı, gündüzleri kavurucu,
geceleri de dondurucu olurdu. Su, yeryüzünü kaplayan kaya, su ve gaz
tabakası arasında mucize bir devr-i daimle hareket eder ki buna suyun
yer küre etrafında devr-i daimi denir. Su, eşsiz bileşiminden dolayı
fiziksel ve kimyasal birçok özellikleriyle göze batar. Bunları şöyle
sıralamak mümkündür:
1. Suyun Çift Kutuplu Molekül Yapısı
Su molekülü
iki atom hidrojenden oluşur. Bunlardan her birisi pozitif elektrik yükü
taşır ve negatif elektrik yüklü oksijen atomuna bağlanır. Bu bağlanma,
1,5 derecelik bir açı oluşturan güçlü bir bağ vasıtasıyla olur. Bu eşsiz
molekül yapısı, suya kendisini başka sıvı ve hidrojenik bileşenlerden
ayıran bir dizi özellikler sağlar. Buradan gayet açık biçimde suyun
elektrik kutuplu olduğu gerçeği ortaya çıkıyor ki bu kutupluluk,
yeryüzünde sudan en güçlü eriticiyi meydana getirmiş, su molekülleri
arasında son derece yüksek bir kaynaşma ve kenetlenme oluşturmuştur. Söz
konusu kenetlenme, adına hidrojenik bağ denilen bir bağla su
moleküllerinin kendi arasında birbirine bağlanması sayesinde olmuştur.
2. Suyun Donma ve Kaynama Dereceleri
Bir başka
sıvıda olduğu gibi su soğuduğunda büzülür ve buna bağlı olarak da
yoğunluğu artar. Fakat sıcaklığı +4 santigrat dereceye eriştiğinde
büzülme olayı durur. Suyun sıcaklığı bundan daha aşağıya indiğinde hacmi
genişlemeye ve yoğunluğu düşmeye başlar ve nihayet sıcaklık 0 santigrat
dereceye indiğinde su donar ve yoğunluğu, +4 santigrat derecedeki
yoğunluğuna nazaran yaklaşık olarak % 10 oranında daha düşerken, hacmi
de aynı oranda büyür. Suyun bu eşsiz özelliği olmasaydı soğuk bölgelerde
donmuş su kütleleri buz tabakası halinde denizlerin ve okyanusların
diplerine inecek, onları tamamen donduracak, sudaki hayatı bitirecek ve
denizlerin ve okyanusların buz tutmasına yol açacak ve yeryüzünün
iklimine olumsuz yönde etki edecekti.
Bundan
dolayı Yüce Allah’ın büzülme ve genleşme kanununu su açısından tersine
çevirmesi, yaratmasının eşsiz bir örneği ve hikmetinin parlak bir misali
olmuştur. Çünkü Yüce Allah, buz tutan suyun yoğunluğunu azaltmıştır ki
buz tabakaları denizlerde, okyanuslarda, göllerde ve soğuk bölgelerde
başka su yüzeylerinde dibe çökmeyip yüzeyde kalsın ve ısıyı engelleyen
bir tabaka oluştursun, alt tabakayı donmaktan ve buna bağlı olarak da
hayatı yok olmaktan korusun. Ayrıca Yüce Allah suya ısıyı korkunç bir
şekilde depo etme gücü vermiştir. Bu güç suya ideal bir ısı istikrarı
kazandırmaktadır. Bu da suyun normal atmosfer basıncında 100 santigrat
derecede kaynamasına yardımcı olur. Buna karşılık suya benzeyen
hidorjenik yapıdaki başka bileşenler, bundan çok daha düşük derecelerde
kaynamaktadır. Suyun bu özelliği olmasaydı, onu yeryüzünde sıvı halde
bulmak imkânsız olurdu. Suyun ısı istikrarını sağlayan özelliğini
gösteren bir husus, onun öz ısısını artırma değerinin yüksek olmasıdır,
bir başka ifadeyle; suyun ısınması için gerçekten büyük bir miktarda
ısıya ve aldığı ısıyı kaybetmesi için de uzun bir süreye ihtiyaç vardır.
Aynı şekilde suyun buharlaşması ve ergimesi için de yüksek ısıya ihtiyaç
duyar. Bundan dolayı Yüce Allah’ın yer kürenin % 71 ini suyla kaplaması,
onun kullarına olan sonsuz rahmetinin bir göstergesidir. Aksi takdirde
yeryüzü, yerleşip yaşanmaya elverişli olmazdı. Zira yeryüzünün tamamı
kara parçası olsaydı gündüzleri yanar, geceleri de buz tutardı. Bu da
hayatı tamamen yok ederdi. Karaların bir özelliği de ısıyı hızla emmesi
ve süratle kaybetmesidir, buna karşılık su, ısıyı yavaş yavaş emer ve
aynı şekilde yavaş yavaş kaybeder.
3. Su Moleküllerinin Birbirlerine
Kenetlenmesi ve Yapışması
Su
molekülleri, çeşitli elektrik yüklerinin birbirini çekmesiyle adına
hidrojenik bağ denilen bir bağla birbirine bağlanır. Bu bağ, her ne
kadar kolayca kopabilse de aynı şekilde hızla yeniden oluşma özelliğine
sahiptir. Bundan dolayı su kütlesi, bir zincirin halkaları gibi gözükür.
Halkalardan her biri mıknatıslıdır ve çeşitli kutuplarıyla birbirine
bağlıdır. Halkalardan birisi yerinden çıktığında kalan halkalar derhal
birbiriyle kaynaşır. Suyun bu özelliği, suyun yapışkanlığı şeklinde
bilinir. Deniz ve okyanus sularına etki eden en önemli özelliklerden
biri budur. Bu özellik, suları birbiriyle karıştırır ama asla tam olarak
birbiriyle iç içe sokmaz. Dolayısıyla su parçacıklarının birbiriyle
şiddetli bir tutunma ve kaynaşma içinde olması –Yüce Allah’ın planlaması
sayesinde- ona birçok fiziksel ve kimyasal özellik bahşetmektedir. Su
yüzeyinin geriliminin yüksekliği, döküldüğü yüzeyde yatay olarak
yayılmak yerine damlalar halinde kendi içine yuvarlak olmaya meyilli
olması, -tatlı su, tuzlu su, birbirinden farklı iki tuzlu su örneğinde
olduğu gibi- fiziksel ve kimyasal özellikleri farklı olan iki su
arasında gözle görülmeyen bir engelleyicinin oluşması, söz konusu
özelliklerden bazılarıdır. Yüce Allah bu ayırıcı özelliğe Kur’an’da
“berzah=engel” ismini vermektedir. Deniz suyu, % 95 ten daha fazla su
içerince (tuz oranı % 5 i geçmeyince) tatlı suyun özellikleri onda hâkim
olarak kalmaktadır. Çözülmüş halde bulunan tuzlar, “berzah=engel” oluşma
gücünü artırmaktadır. Bu tuzların içinde en büyük pay, sodyum
klorürdedir (sofra tuzu). Sodyum klorürü mağnezyum, kalsiyum, potasyum,
fosfor, brom ve bor izlemektedir. Buna ilaveten suda 80 elementin de çok
hafif izleri vardır. Bunların pozitif ve negatif elektrik yüklü
iyonları, aynı denizde veya aynı okyanusta birbirine yakın su
kütlelerinde farklı yoğunlukta yayılmaktadır. Söz konusu iyonlar, her
bir su kütlesine kendi özel niteliğini vermekte ve -deniz akıntıları ve
dalgaların etkisine rağmen- onları tam olarak birbirinden izole
etmektedir.
Söz konusu
izole biçimi, birbirine komşu olan su kütlelerinde, -orta Akdeniz ve
kızıl deniz gibi- yarı kapalı denizlerde daha net ortaya çıkmaktadır.
Su, bu iki örnek denizden komşu okyanusa doğru hareket ederken arada bu
iki su kütlesini tam olarak birbirinden ayıran aracı özellikleri olan
bir su tabakası oluşur. Bu bilimsel gerçeği bundan 1400 yıl önce
Kitabında indiren Yüce Allah’ı tesbih ederim. Zira o şöyle diyor: “İki
denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel
vardır, birbirlerine geçip kavuşmazlar. O halde Rabbinizin nimetlerinden
hangisini yalanlayabilirsiniz? İkisinden de inci ve mercan çıkar. Şimdi
Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz.” Âyette dile
getirilen şeyler, modern bilimin ancak miladî XIX ncu asrın sonlarına
doğru ulaşabildiği ve XX nci asırda 1940 ların ortalarında kitaplara
geçmiş bir gerçektir. İlmiyle Kur’an’ı indiren, onu peygamberlerinin en
sonuncusuna öğreten, vahyinin diliyle din gününe kadar onu muhafaza
edecek olan Allah’ı tesbih ederim. En son peygambere, bu büyük ilâhî
vahyi alıp emanete uygun olarak tebliğ eden son resûle, onun âline,
ashabına ve kıyamete kadar ardından gidenlere de salat u salam olsun. |