KUR’ÂN VE SÜNNET’TE BİLİMSEL MUCİZELER ULUSLAR ARASI KOMİSYONU                          Önceki sayfa   Anasayfa

şş Ya da (inkâr edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (Nûr Sûresi, 24/40)

 Dr. Zağlul en-Neccar

 Bu ayet-i kerime, Nur Suresi’nin son kısmında yer alan bir ayettir. Nur Suresi Medine döneminde inmiş olan bir sure olup 64 ayetten oluşmaktadır. İçerisinde Allah’ın göklerin ve yerin nuru olduğuna, O’nun, dilediği kimseyi kendi nuruna ilettiğine ve Allah’ın nur vermediği kimsenin hiçbir nura sahip olamayacağına işaret edildiği için “Nur Suresi” diye isimlendirilmiştir. Sure, Müslüman’ın özel ve toplumsal hayatını şekillendiren ve aile hayatının dokunulmazlığını/saygınlığını korumak amacıyla aile içi ilişkileri düzenleyen birtakım ilahi kurallar ekseni etrafında dönmektedir.

Nur Suresi, kendisinin tüm Kur’ân surelerinden bir sure olduğu vurgusuyla başlar. Çünkü Allah buradaki ayetlerde de kullarının yerine getirmelerini istediği birtakım kesin kurallar koymuştur. Buradaki kuralların en başında ise zinanın haramlığı, son derece çirkin olan bu suçu işleyenlerin belirlenmiş olan caydırıcı cezalara çarptırılmaları ve şu ayetin de ifade ettiği gibi bu suçun tüm insanlara çirkin gösterilmesi gelmektedir: Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”(Nur Suresi, 24/3)

Sure, insanların ırz ve namusları aleyhinde konuşmaya dalmayı yasaklamakta, ellerinde bir kanıt olmaksızın bu tür konuşmalara dalanların, caydırıcı cezaları hak eden günahkârlar (fasıklar) olduğunu vurgulayarak onların bu durumlarına uygun bir ceza belirlemekte ve bu kimseleri Allah’ın dinine karşı gelen kimseler olarak tanıtmaktadır. Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”(Nur Suresi,24 / 5)

Nur Suresi, karı-koca arasındaki şüpheleri ortadan kaldırmaya vesile olacak bir çare sadedinde mülaane (karşılıklı lanetleşme) hükmünü koymakta, ifk olayına (Hz. Aişe’ye iftira edilmesi) işaret edip bu olayda mazlum durumuna düşen kimseleri temize çıkararak suçsuzluklarını ortaya koymakta, iftiracılara ağır bir ceza vermekte, ortadaki söylentileri büyük bir iftira olarak nitelemekte ve bir daha asla böyle bir hataya düşmemeleri hususunda müminleri uyarmaktadır: Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır. Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)!”(Nur Suresi, 24 / 17-20)

Nur Suresi, daima yüz kızartıcı çirkin işleri ve kötülüğü emreden şeytanın adımlarını takip etmemeleri hususunda da müminleri uyarmakta; yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda yurtlarını terk eden muhacirlere yardımda bulunmaya teşvik etmekte; namuslu ve kötülüklerden habersiz mümin kadınlar hakkında ileri geri konuşmayı ve onlara iftira etmeyi yasaklamakta ve şu ayette de ifade edildiği gibi bu iftira suçuna ağır bir ceza vermektedir:

“Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir. O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.” (Nur Suresi, 24/23-25). Bunlara ilaveten, insanları, Allah’ın hükmüne uyarak temiz bir toplum oluşturmaya çağırmaktadır: Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.” (Nur Suresi, 24/ 26)

Nur Suresi, izin istemeksizin ve ev halkına selam vermeksizin başkalarının evlerine girmeyi yasaklamakta, bu hususta bazı genel kurallar koymakta; bakışları kısmayı, iffeti korumayı, edep mahallini örtmeyi, mütevazı bir şekilde giyinip kuşanmayı emretmekte; süslerin açılıp saçılmasını yasaklamakta; Müslüman kadının örtünmesiyle ilgili bazı kurallar koymakta; bunların yanı sıra fuhşu haram kılmakta; cariyeleri, maddi kazanç uğruna insanın şeref ve haysiyetini yok eden bu utanç verici işe zorlamayı ve onları bu şekilde kullanmayı yasaklamaktadır. Sure, Allah’ın insanlara gerçekleri apaçık bildiren ayetler, önceden yaşayıp gitmiş olanlardan ibretlik örnekler ve Allah’tan sakınanlar için öğüt ve nasihatler indirdiğini vurgulamakta, Allah’ın göklerin ve yerin nuru olduğuna, O’nun, dilediği kimseyi kendi nuruna ilettiğine dikkat çekmekte ve bu konuda bir misal vermektedir. En yüce ve en güzel misaller/nitelemeler Allah’a aittir.

Nur Suresi, müminleri, köle azat etmeye, mescit inşa etmeye, oraları onarmaya ve temiz tutmaya çağırmaktadır. Allah’ın yeryüzündeki evleri! Allah’ın son dinine çağırmak için minareler! İçlerinde sadece ve sadece Allah’a, eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a ibadet edilen camiler! İçlerinde hiçbir dünya meşgalesi, oyun, eğlence ve süsün kendilerini alıkoymadığı mümin kulların sırf Allah'ın rızasını umarak, O'nun öfkesinden korkarak, kalpleri ve gözleri yerinden oynatan o kıyamet gününün dehşetini hesaba katarak sabah akşam Allah’a hamd ettikleri, O’nu övüp durdukları mescitler! Ayrıca sure, Allah'ın, mescit ehli olan kullarını, yapmış oldukları işlerin en güzeli ile mükâfatlandıracağı ve lütf-u keremiyle onlara daha da fazlasını vereceği müjdesini vermektedir. Zira Allah, dilediği kimseye hesapsız-sınırsız rızık verir. Diğer tarafta ise sure, inkârcıların dünyada yapıp durdukları ve faydalı olduğunu zannettikleri işlerin, hiçbir kıymeti ve faydası olmayan değersiz işler olduğunu göreceklerini, Allah'ın onların hesabını tastamam göreceğini, O'nun hesabı çok çabuk gördüğünü vurgulamaktadır. İnkârcılar, yaptıkları o kötü işlerin kopkoyu karanlıklar gibi olduğunu göreceklerdir. Allah, onların yaptıkları işleri, bulutların, deniz yüzeyindeki dalgaların ve ancak 20. yüzyılın başlarında keşfedilen dâhili dalgaların etkisiyle derin denizlerin diplerinde oluşan zifiri karanlıklara benzetmektedir. Kur’ân’ın, deniz diplerindeki bu karanlıklara yönelik işareti, vahyin indiği dönemde, varlığından hiçbir insanın haberdar olmadığı, hatta bu tarihten sonra bile 13 asır boyunca keşfedilemeyen bu bilimsel gerçekler için muhteşem bir bilimsel ifade sayılır. Bahsi geçen bu karanlıkta bulunan kişi, neredeyse etrafındaki hiçbir şeyi görememektedir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim, ayetteki şu ifadeyle bilimsel bir gerçeği daha vurgulamaktadır: “Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (Nûr Sûresi, 24/ 40)

Geçtiğimiz yıllarda yapılan bazı bilimsel keşifler, derin denizlerin diplerinde yaşayan tüm canlı çeşitlerinin ve hatta karada yaşamlarını sürdüren bazı gece hayvanlarının, yaratıcı tarafından kendilerine bahşedilmiş olan özel aydınlatma yöntemlerine sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Böylece ayetin sonunda geçen bu ifadenin, hem asıl vurgulamak istediği maksadı olan mecazi manaya hem de yaşanan fiziki bir gerçeğe uygun olduğu ortaya çıkmaktadır.

Nur Suresi, göklerde ve yerde olan her şeyin, bütün varlıkların sahibi olan Allah'ı tesbih ettiğini ve nihai dönüşün O'na olduğunu vurgulamakta; tıpkı dağlara benzeyen küme küme bulutları, bu bulutlardan yağmur ve dolu yağdırılmasını ve yıldırımın oluşumu ile dolu arasındaki bağlantıyı, eşsiz ilahi kudretin parlaklığına delil göstermektedir. Çünkü beşer ilminin ancak 20. yüzyılda keşfedebildiği bu gibi hakikatlere işaret etmek, Kur'ân-ı Kerim'in Allah'ın kelamı olduğunu, onu Allah'tan alan Hz. Muhammed’in de son peygamber olduğunu tekit etmektedir. Surenin devamındaki ayetlerde ifade edilen gece ile gündüzün birbirini takip ederek sürekli dönüşümü, her canlının sudan yaratıldığı, bu canlıların yürüyüş şekillerine göre ana gruplara ayrılması gibi hususlar da yine aynı hakikate işaret etmekte, devamındaki ayetlerde de Allah'ın her şeye kadir olduğu, apaçık ayetler indirdiği, O'nun, dilediği kimseyi dosdoğru yola ilettiği vurgulanmaktadır. Nur Suresi’ndeki ayetler, ayrıca nifaka ve münafıklara dikkat çekmekte, münafıkların iç yüzlerini net bir şekilde ortaya koymakta; yalan-dolan, hile, aldatmaca, tuzak, yeminden dönme, verdiği sözü tutmama gibi -tıpkı günümüz cani Siyonistlerinin hasletleri olan bu- hasletlerin, onların adeta ayrılmaz özellikleri olduğunu açığa çıkarmakta; münafıkların bu inkârcı, sahtekâr, hain ve aşağılık konumları karşısında müminlerin imanlı, dürüst, güvenilir ve şerefli konumlarından bahsetmekte; Allah'a ve elçisine itaat etmeyi emretmekte ve bu emre aldırmayan münafıklar karşısında Resûlullah’a (a.s.) düşen şeyin sadece tebliğ görevini yerine getirmek olduğunu ifade etmektedir.

Nur Suresi, Allah'ın, iman eden ve iyi davranışlarda bulunanlara bir vaadinin bulunduğunu ifade etmektedir: “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaat etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.”(Nur Suresi, 24/ 55)

Bunun peşi sıra gelen ayetlerde ise namaz kılmak, zekât vermek ve özellikle de Allah yolunda cihat hususunda Resûlullah’a (s.a.s.) itaat etmek emredilmekte; cani İsrail ve azmış, zorba Amerika gibi kâfirlerin yeryüzünde asla Allah'ı aciz bırakamayacakları, hepsinin de Cehennemi boylayacağı ve oranın ne kötü bir son olduğu vurgulanmaktadır. Devamında ise Müslüman bir ailede uyulması gereken bazı davranış kuralları ile her zaman ve mekânda Müslüman lidere karşı nasıl davranılması gerektiğini göstermesi açısından Resûlullah’ın (a.s.) huzurunda uyulması gereken davranış kuralları öğretilmekte, bu edep kurallarının müminlerin vasıflarından olduğu belirtilmekte ve hem dünyevî hem de uhrevî sıkıntılardan uzak olabilmeleri için müminler bu emirlere karşı gelmekten sakındırılmaktadır.

Nur Suresi, bir kez daha göklerde ve yerdeki her şeyin Allah'a ait olduğunun vurgulanması, O'nun tüm mahlûkatını çok iyi bildiği, herkesin O'na döndürüleceği, dünya hayatında yaptıkları şeyleri onlara haber vereceği ve eğer iyi işler yapmışlarsa iyi bir şekilde, kötü işler yapmışlarsa da kötü bir şekilde yaptıklarına karşılık vereceğinin ifade edilmesiyle sona ermektedir.

Nur Suresi’nin, koymuş olduğu hüküm ve kuralların doğruluğuna delil olarak belirttiği kâinatla ilgili ayetler şunlardır:

1. Göklerin ve yerin nuru Allah’tır. O, dilediği kimseyi nuruna iletir ve O'nun nur vermediği varlığın asla nuru olmaz. Bu konudaki ayetler “İlahi Nur” hakkında bir mesel vermektedir. En güzel meseller Allah'a aittir.

2. Kâfirlerin, “Faydalı işler” zannederek yaptıkları işlerin aldatıcı bir serapa benzetilmesi.

3. Kafirlerin dünya hayatında yapmış oldukları kötü işlerin, bulutlar, yüzeydeki dalgalar ve ancak 20. yüzyılın başlarında keşfedilebilen dâhili dalgaların deniz ve okyanusların diplerinde meydana getirdiği kat kat karanlıklara benzetilmesi.

4. Allah'ın nur vermediği varlığın nurdan hiçbir nasibinin olmadığının vurgulanması ki bu ifade hem -hakiki anlamıyla- yaşanan fiziksel bir gerçeğe hem de ayetteki asıl maksat olan mecazi manaya işaret etmektedir.

5. Göklerde ve yerde olan her şeyin ya bilinçli olarak yaptığı ibadetlerle ya da çoğu varlığın anlayamayacağı bir tarzda, yaratılış amacını yerine getirerek yapmış olduğu ibadetlerle Allah'ı tesbih ettiğinin, O'nu yücelttiğinin vurgulanması.

6. Bulutların gökyüzünde hareket ettirilmesi, sonra da birbirleriyle birleştirilerek sıkıştırılması ile sıra dağlara benzeyen kümeli bulutların oluşturulmasına, bu bulutlardan yağmur ve dolu yağdırılmasına, burada şimşek ve gök gürültüsünün oluşumuna işaret edilmesi.

7. Geceyle gündüzün sürekli dönüşümündeki Allah'ın büyük kudretinin vurgulanması.

8. Tüm canlıların “su”dan yaratıldığının ifade edilmesi.

9. Canlıların, yürüyüş şekillerine göre tasnif edilebileceğine işaret edilmiş olması.

Bu konuların her biri ayrı ayrı ele alınıp incelenmesi gereken geniş birer konudur ki bu da bizim imkânlarımız dâhilinde değildir. Burada biz, derin denizlerin diplerindeki koyu karanlıklardan ve karanlıkların oluşum sebeplerinden bahseden Nur Suresi’nin 40. ayeti üzerinde duracağız. Konunun bilimsel yönünden bahsetmeden önce bazı müfessirlerin ayet hakkındaki açıklamalarına hızlıca bir göz atalım:

Deniz ve okyanus yüzeylerinde, bulutlar sebebiyle oluşan karanlığın ardından yüzey dalgaları da ikinci karanlığı oluşturmaktadır. Dahili dalgalar ise deniz ve okyanus diplerinde üçüncü bir karanlığın oluşumuna sebep olmaktadır.

Müfessirlerin Ayet Hakkındaki Yorumları

 “İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allah'ı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür. Ya da (inkâr edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (Nûr Sûresi, 24/ 39-40)

İbni Kesir’de şu ifadeler geçmektedir: “Allah burada iki çeşit kâfir için iki ayrı örnek vermektedir. İlk örnekte, gerçekte yanlış yolda oldukları halde kendilerinin doğru bir inanç sistemine ve hayat tarzına sahip olduklarını zanneden ve insanları da kendi yollarına çağıran kâfirler hakkındadır. Onların durumu, uçsuz bucaksız çöllerde serap gören, gördüğü şeyi koca bir deniz zanneden kişinin durumu gibidir. Ayette geçen “Kı’ah” kelimesi, “ Ka’ ” kelimesinin çoğuludur. Ka’, “Geniş, düz ve uçsuz bucaksız arazi” demektir. Bu gibi yerlerde, ufukta duran bir su kütlesiymiş gibi seraplar görülür. Su ihtiyacı olan kişi serabı su zannedince içmek için ona doğru yönelir fakat varınca “Orada hiçbir şey bulamaz.” İşte inkârcının durumu da böyledir. İyi işler yaptığını ve bir şeyler elde ettiğini zanneder. Fakat kıyamet gerçekleşip de Rabbinin huzuruna çıktığında ve yaptığı işlerden hesaba çekildiğinde elinde kalan hiçbir şeyin olmadığını görür. Bu durum bir başka ayette de şöyle ifade edilmiştir: “Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).” (Furkan Suresi, 25/23) Nur Suresi’ndeki ayette ise “Üstelik yanı başında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allah'ı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür.” buyrulmuştur.

Buharî ve Müslim’de geçen bir hadiste şu ifadeler mevcuttur: “Kıyamet gününde Yahudilere “Dünyadayken kime tapıyordunuz?” diye sorulur. “Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapıyorduk.” derler. Onlara “Yalancılar! Allah asla bir çocuk edinmemiştir. Şimdi ne istiyorsunuz?” denir. Onlar da “Ya Rabbi, çok susadık bize su ver” derler. Onlara “Şurayı görmüyor musunuz?” denir. Cehennem ateşi onlara bir serap gibi gösterilir. Birbirlerini ezerek oraya doğru koşar ve ateşin içine düşerler.”

Kâfirler hakkındaki bu ilk örnek “cehl-i mürekkeb” içinde olan (yani cehaletlerinin bile farkında olmayan, kendilerinin doğru yolda olduğunun propagandasını yapan) kâfirlerin halini ortaya koymaktadır. Sıradan cahiller ise sağır, dilsiz ve akılsız olan, küfür önderlerini takip eden, toy ve ahmak kâfirlerdir. İkinci örnekte de bunların durumu sergilenmektedir: “Ya da (inkâr edenlerin amelleri) derin bir denizdeki karanlıklara benzer” “Onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek.” Yani karanlığın şiddetinden/koyuluğundan dolayı kendi elini bile görme imkânı yoktur. Bu örnek, kendisini güden, yönlendiren kişiyi tanımayan ve nereye doğru gittiğini bilmeyen mukallit ve sıradan bir cahil olan kâfirin durumunu yansıtmaktadır. Darb-ı meselde söylendiği gibi cahile “Nereye gidiyorsun?” diye sorulmuş, o da “Şu adamlarla birlikte gidiyorum” diye cevap vermiş, “Peki, onlar nereye gidiyor?” diye sorulunca da “Bilmiyorum” demiştir. İbn Abbas “Yeğşahu mevcun” ifadesi hakkında şöyle demiştir: “Allah, bununla kalbi, kulağı ve gözü kaplayan örtüleri kastetmektedir. Tıpkı şu ayetlerde de ifade edildiği gibi: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir.”( Bakara Suresi, 2/7); “O, onun kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözlerine de perde germiştir.”( Câsiye Suresi, 45/23) Kâfir, beş karanlık içinde debelenip durur: Onun sözleri karanlık, davranışları karanlık, girdiği yer karanlık, çıktığı yer karanlık ve kıyamet günü varacağı yer Cehennemin karanlıklarıdır. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” Yani Allah’ın doğru yola iletmediği kimse, tıpkı “Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur.” (A’raf Suresi, 7/186) ayetinde de ifade edildiği gibi kaybeden, mahvolan, cahil ve kâfir kimsedir. Kafirlerin bu durumu, Allah’ın müminler hakkında buyurduğu “Allah dilediği kimseyi nuruna iletir”(Nur Suresi, 24/35) ifadesinin mükabilidir. Canab-ı Hak’tan kalplerimizi nurlandırmasını, sağımızı ve solumuzu nurlandırmasını ve nurumuzu arttırmasını niyaz ediyoruz.

Celaleyn Tefsiri’nde şu ifadeler geçmektedir: “İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir.” Herevi’ye göre buradaki “Kı’ah” kelimesi, “Çöl” anlamına gelen “ Ka’ ” kelimesinin çoğuludur. Bize göre ise her iki kelime de tekil olup çoğulları “Kı’ân” şeklinde gelir. “Serap” ise gündüzün ortalarında şiddetli sıcakta görülüp akarsuya benzeyen ışıklardır. Susamış olan kişi onu su zanneder. Oraya varınca ise zannettiği gibi olmadığını anlar. Kâfirin durumu ise aynıdır. Yaptığı şeyleri kendisine fayda verecek şeyler zanneder. Fakat ölüp de Rabbinin huzuruna çıkınca yaptığı şeylerin kendisine hiçbir faydasının olmadığını görür. Karşısında sadece Allah’ı bulur. Yani umduğu şeyleri ve dünyadayken taptığı varlıkları değil de karşısında sadece hak olan Allah’ı bulur. Yaptıklarından dolayı kendisini hesaba çekenin başkası değil de Allah olduğunu görür ve Allah da onu hesaba çekerek amellerinin karşılığını tastamam verir. Allah çok hızlı hesap görendir. Ya da kötü işler yaptıklarını düşünmeyen bu kâfirlerin hali, derin bir denizdeki karanlıklarda kalan kimsenin hali gibidir. O denizi dalga üstüne dalga, üstteki dalganın üstünde de bulut kaplamıştır. Birbiri üstüne karanlıklar: Denizin karanlığı, ilk dalganın karanlığı, ikinci dalganın karanlığı ve bulutun karanlığı… Kişi, bu karanlıklarda kendi eline baksa, onu dahi göremez, azıcık bile fark edemez. “Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” Yani Allah’ın hidayete erdirmediği kimse kendi başına doğru yolu bulamaz.

Fî Zilâli’l-Kur'ân tefsirinde (Allah müellifine rahmet eylesin) şu ifadeler geçmektedir: “Ayetteki bu ifade, kâfirlerin durumlarını ve akıbetlerini hareket ve canlılık dolu iki ilginç sahnede canlandırıyor. Birinci sahne onların amellerini geniş ve açık bir arazide yanıltıcı bir şekilde parıldayan bir serap şeklinde canlandırıyor. Bu serap susuz kişiyi kendine doğru çekiyor. O da kendisini bekleyen akıbetten habersiz olarak oraya doğru koşuyor. Şu serabın peşinde koşan adam, su içmek umuduyla yola düşen susuz... Orada kendisini bekleyen akıbetten habersiz kişi... İstediği yere ulaşıyor ama beklediğini bulamıyor... Aniden aklına bile getirmediği şaşırtıcı, tüm bağları koparan, insanı iliklerine kadar titreten korkunç bir şeyle karşılaşıyor. “O, karşısında Allah'ı bulur.” İnkâr ettiği, reddettiği hasım kesildiği, düşmanlık yaptığı Allah'ı orada kendisini bekler halde bulur. “Allah da hesabını eksiksiz görür, zaten Allah'ın hesaplaşması çabuktur.”

İkinci sahnede, az önceki yanıltıcı parıltıdan sonra ortalığı karanlık kaplıyor. Engin bir denizdeki dehşet verici korku somutlaştırılıyor. Üst üste binen dalgalar, onları da örten bulut... Böylece karanlıklar birbirine biniyor. Öyle ki, insan elini gözünün önüne uzatsa korku ve karanlığın şiddetinden onu bile fark etmez.

Hiç kuşkusuz inkâr, yüce Allah'ın evrende çağlayan nurundan kopuk bir karanlıktır. Kalbin en yakın, en basit bir hidayet belirtisini göremediği bir sapıklıktır. Huzur ve güvenin bulunmadığı korkulu bir ortamdır. “Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz.” Allah'ın nuru kalp için hidayettir, basiret açıklığıdır; fıtratın, Allah'ın göklere ve yere egemen kıldığı evrensel yasalar sistemine bağlanmasıdır, gökleri ve yeri bürüyen Allah'ın nuru ile buluşmasıdır. Kim bu nura bağlanmamışsa o, dağılması söz konusu bile olmayan bir karanlık içindedir, huzur ve güvenden yoksun karanlık bir ortamdadır, dönüşü olmayan bir sapıklık içindedir. İşin sonu insanı yok olmaya ve azaba sürükleyen boş bir seraptır. Çünkü imana dayanmayan bir amelin geçerliliği olmadığı gibi imansız iyilik de olmaz. Gerçek yol göstericilik, Allah'ın yol göstericiliğidir. Esas nur Allah'ın nurudur!”

Safvetü’l-Beyan li-Meâni’l-Kur’an tefsirinde ise şu ifadeler mevcuttur: “Kâfirlerin durumuna gelince”: “Müminlerin halleri ve varacakları akıbetten bahsedildikten sonra, şimdi de yaptıkları işler hakkında iki örnek verilerek kafirlerin halleri beyan edilmektedir. “Onların amelleri bir serapa benzer”: Serap, geniş çöllerde gündüzün ortasında sıcaklık iyice yükseldiği zaman su olmadığı halde akarsu zannedilen ışıklardır. Bu durum “el-Âl (serap)” kelimesiyle de ifade edilir. “Kı’ah”, “ Ka’ ” kelimesinin çoğuludur. Çok geniş ve bitkisiz arazi demektir. Serap bu gibi yerlerde görülür. Susamış olan onu su zanneder. Fakat yanına varınca orada hiçbir şey bulamaz. Yani zannettiği gibi olmadığını anlar. Bu misalde kâfirin Allah katında bir fayda vereceği ve kendisini azaptan kurtaracağı zannıyla dünyada yaptığı iyi işler, son derece susamış birisinin çölde görüp de su zannettiği serapa benzetilmiştir ki bu kişi, gördüğü o şeyin yanına varınca orada hiçbir şey bulamaz, tüm ümitleri boşa gider ve çok üzülür. İşte tıpkı bunun gibi kâfirin iyi amelleri de değersizleşir. Ahirette ona hiçbir faydası olmaz ve yaptığı iyi işler hakkında tüm ümitleri boşa gider. “Üstelik yanında da Allah’ı bulur”:  Yani Allah’ın hükmünü ve yargısını bulur. Allah da onun hesabını tastamam görür yani onun inkârcılığının cezasını tastamam verir. Yapmış olduğu iyi işlerin mükâfatını ise sadece dünyada görür.

Yahut da o kafirlerin yapmış oldukları iyi işler, hakkın nurundan uzak olmaları cihetiyle tıpkı çok derin bir denizdeki karanlıklar gibidirler ki bu karanlıkların üstünde bir dalga, onun da üstünde bir dalga ve üstteki bu dalganın da üstünde bulut vardır. Üst üste yığılmış zifiri karanlıklar: Denizin karanlığı, onun üstünde dalganın karanlığı, onun da üstünde bulutun karanlığı… Elini çıkarıp baksa, bu koyu ve üst üste karanlıktan dolayı onu bile göremez, azıcık bile fark edemez.

Burada görüşlerini aktardığımız bu seçkin müfessirlerimiz ve ayrıca “Safvetü’t-Tefasir” müellifi Muhammed Ali Sabuni de (Allah hepsinden razı olsun) bu ayetler hakkında birbirine yakın açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir farkla ki kimi müfessirler derin denizin karanlıklarını açıklarken derin denizlerde veya okyanuslarda meydana gelen fırtınaların farklı uzunluk, genişlik veya yükseklikte dalgalar oluşturduğuna, bu dalgaların üst üste tabakalar şeklinde açığa çıktığına ve fırtınanın sürüklediği bulutların güneş ışığını engellediğine de değinmişlerdir.

 Ayetin Bilimsel İşareti

Üzerinde durmuş olduğumuz Nur Suresi’nin kırkıncı ayeti, derin denizlerin ve okyanusların diplerindeki karanlığa işaret etmekte, bu karanlığın bulutlar, yüzeysel dalgalar ve dahili dalgaların etkisiyle oluşan kat kat karanlıklar olduğunu vurgulamaktadır. Hâlbuki bu gerçeği insanlar ancak 20. yüzyılın başlarında keşfedebilmiştir.

Hem yerküre üzerindeki hem de güneş sistemine bağlı olan diğer gezegenlerdeki ısı, ışık ve -nükleer enerji dışındaki- enerji çeşitlerinin asıl kaynağı güneş olduğundan, güneş ışınlarının Yerküreye ulaşıncaya dek karşılaşabileceği engelleri öğrenmek için öncelikle güneşle Yerküre arasına göz atmamız gerekmektedir. Güneşle Yerküre arasındaki engellerin en önemlisi atmosfer, özellikle de atmosferin dünyaya en yakın tabakası olan troposfer ve bu tabakadaki bulutlardır.

Bulutların Neden Olduğu Birinci Kat Karanlık

Güneşten çıkan ışınlar, radyoaktif ışınlardan başlayıp alfa ışınlarına kadar olan elektromanyetik dalgalardan oluşmaktadır. Morötesi ışınların büyük kısmını ozon tabakası geri yansıtır. Bu tabakayı da geçen güneş ışınları, atmosferin en alt tabakası olan troposfere ulaştığında ise bulutlar bu ışınların yaklaşık olarak yüzde otuzunu geri yansıtır ve dağıtır. Bu zararlı ışınların yüzde on dokuzu ise bulutlar, bulutlardaki su buharı, havadaki gaz molekülleri, toz zerrecikleri ve diğer yoğunlaşma merkezleri tarafından emilir. Sonuç olarak troposfere ulaşan güneş ışınlarının yüzde kırk dokuzu bulutlar tarafından yansıtılarak, dağıtılarak veya emilerek engellenmiş olmakta ve belirli bir oranda karanlık meydana gelmektedir.

İkinci Kat Karanlığa Sebep Olan Yüzeysel Dalgalar

Kalan güneş ışınları deniz ve okyanusların yüzeylerine ulaşırken bu ışınların yüzde otuz beşini oluşturan kızıl ötesi ışınlar suyun buharlaşması, bulut oluşumu ve deniz bitkilerinin gerçekleştirdiği ışık yansıtması sırasında yok olur. Deniz ve okyanus yüzeylerine ulaşan ışınlar ise geride kalan görünen ışık yani beyaz ışıktır. Yüzeysel dalgalar da bu ışınların yüze beşini geri yansıtır ve neticede deniz ve okyanuslarda belirli bir miktar daha karanlık meydana gelir.

Deniz ve Okyanus Sularından Geçerken Görünen Güneş Işığını Zayıflaması

Güneşten gelen ışınların deniz ve okyanuslardaki su kütlelerine nüfuz eden görünen kısmı hem su molekülleri, hem suda erimiş halde bulunan tuz molekülleri, hem suda asılı bulunan katı maddeler, hem suda yaşayan değişik canlılar, hem de bu canlıların salgıladığı organik maddeler sebebiyle kırılma, değişik tayflara (spektrum) ayrılma ve emilme işlemlerine uğrar ve bu sebeple de derinlik arttıkça sudaki zararlı ışınlar da azalıp zayıflar.

Beyaz ışığın tayflarından emilime ilk uğrayan kırmızı tayftır. Suyun derinliği henüz 10 metreyi geçmeden kırmızı tayf tamamen emilir. Onun peşi sıra ise daha elli metreyi geçmeden emilimi tamamlanan turuncu ve sarı tayf gelir. Ardı sıra yeşil tayf gelir ki o da ortalama yüz metrede tamamen emilir. Daha sonrasındaysa mavi tayf gelir. Mavi tayfın emilimi de 200 metreden biraz daha derinde tamamlanır. İşte 200 metre derinlikteki su kütlesinde dağılan tayf mavi tayf olduğu içindir ki deniz ve okyanus suları mavi gözükür. Demek ki görünen ışık dalgalarının neredeyse tamamı deniz ve okyanusların yaklaşık 200 m. derinliğinde emilmektedirler. Temiz ve berrak suda güneşten gelen ışığın ancak yüzde biri, yüz elli metre kadar derinliğe ulaşırken 200 m.. derinliğe ise ancak % 0.01’i ulaşmaktadır, hem de ışığın o müthiş hızına rağmen! (Işık hızı: Boşlukta saniyede yaklaşık 300 km; suda ise saniyede yaklaşık 225 bin km.) Güneş ışığı deniz ve okyanuslarda yaklaşık 1000 m. derinliğe bile ulaşamamaktadır. Yüzeyden 200 m. derinliğe kadar güneş ışığının % 0.01’den bile daha azı ancak nüfuz edebilmekte, yani neredeyse tam bir karanlık oluşmaktadır. Bu cılız ışık da daha 1000 m. derinliğe bile ulaşamadan kırılma, dağılma ve emilime uğrayarak yok olmakta, öyle ki deniz yüzeyine düşen ışığı sadece on trilyonda biri bu 1000 m. derinliğe ulaşabilmektedir. Hâlbuki okyanusların ortalama derinliği 3795 m. olup en derin yerleriyse 11 km.yi aşmaktadır. Deniz ve okyanusların derinlikleri bu iki mesafe arasında gidip gelmekte, ortalama derinlik 4-5 km. olurken en derin yerler ise 8-10 km. civarında olmaktadır. Bu da okyanusların derinliklerinin zifiri bir karanlığa boğulmuş olduğu anlamına gelir.

Derin Suların Diplerindeki Üçüncü Karanlığın Sebebi Olan Dâhili Dalgalar

Deniz ve okyanus sularında ilerleyen ışığın dağılıma uğrayarak zayıflamasının yanı sıra derin suların diplerindeki zifiri karanlıkların oluşumundaki baş faktör, birbirinden farklı yapılarda olan bu derin sulardaki dâhili dalgalardır. Dâhili dalgalar farklı yoğunluktaki su kütleleri arasında meydana gelir. Derin deniz ve okyanuslardaki sular sıcaklık derecelerine ve tuzluluk oranlarına göre farklı yoğunluğa sahiptirler. Çok büyük yüzeylerle birbirinden ayrılan su kütleleri, bu kütlelerin iklimsel bölgelerinin farklı olması halinde yatay olarak, yoğunluklarının farklı olması halindeyse dikey olarak birbirinden ayrılırlar. Farklı iki su kütlesini birbirinden ayıran bu çok geniş yüzeylerde sular birbirine paralel-yatay su akıntıları şeklinde hareket eder ve sıcaklık-soğukluk oranlarındaki değişiklerle buharlaşma ve yağmur yağışları oranlarındaki değişiklikler sebebiyle yeni bir sıcaklık ve tuzluluk oranına sahip olurlar. Buharlaşma oranı veya yağmurun yağması ise su kütlelerinin dikey olarak hareket etmesine sebep olur.

Derin deniz ve okyanuslardaki sular, yüzey kütleleri, orta kütleler, kutupsal kütlelere benzer kütleler ve kutup çevresi kütleleri şeklinde farklılık arz ederler. Fakat suyun bu şekilde kütlelere ayrılması ancak çok derin sularda olmaktadır. Bu sebepledir ki dâhili dalgalar da sadece bu derin sularda meydana gelmektedir. İşte buradan hareketle Kur'ân’ın “derin deniz” tanımlamasıyla belirli bir sınırlama getirmiş olmasının eşsiz bir mucize olduğunu anlıyoruz. Dâhili dalgalar farklı yoğunluktaki iki su kütlesinin birbirinden ayrıştığı yüzeyde meydana gelmektedir. Bu dalgalar deniz yüzeyinde meydana gelen dalgaların uzunluk ve yüksekliklerine nazaran çok daha fazla uzunluk ve yüksekliğe sahip olan dalgalardır. Öyle ki bu dâhili dalgaların uzunluğu onlarca kilometre ile yüzlerce kilometre arasında değişmekte, genişliği yani dalga yüksekliği ise 200 metreye ulaşmaktadır.

Tüm bunlara rağmen bu dalgaların hareketleri, ancak, neden oldukları çalkantıların bazı mekanik cihazlarla ölçülmesiyle anlaşılabilmekte, bu dalgaların doğrudan gözle görülmesi mümkün olmamaktadır. Bu durum da ayetin işaretinin inkârcılardan başkasının reddedemeyeceği bir mucize olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Okyanus sularında yüzeyden 40 m. derinlikte dâhili dalgalar oluşabilmektedir. Zira bu derinlikten itibaren suyun yoğunluğu ve sıcaklık derecesi aniden farklı bir yapı arz edebilmektedir. Daha derinlere gidildikçe su kütleleri arasında yoğunluk farkının olduğu her yerde bu dalgalar oluşabilmektedir. Gerek Kur'ân’ın indirildiği asırda gerekse onu takip eden asırlar boyunca insanlar, bazı yardımcı cihazlara ihtiyaç duyulan bu derinliklere dalmaktan aciz kalmışlardır. Derinliklerdeki bu dalgalar, insanlığın ancak 20. yüzyılın başlarında (Miladi 1904 yılında) keşfedebildiği bir vakıadır.

Denizlerin derinliklerindeki bu dalgaların yukarısında yani deniz yüzeylerinde ise karşımıza yüzey dalgaları ve onlara eşlik eden deniz fırtınaları çıkmaktadır. Deniz yüzeyindeki bu dalgaların oluşumunda rüzgârların, yer sarsıntılarının, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün, güneş ve ayın çekim gücünden kaynaklanan med ve cezir hareketlerinin ve bunların dışında bilinen ve bilinmeyen birçok şeyin etkisi bulunmaktadır. İşte bu yüzeysel dalgalar, deniz ve okyanus yüzeylerine ulaşan güneş ışınlarının su yüzeyinin altına geçmesi ve derinliklere ulaşmasının önündeki engellerden biridir. Dolayısıyla güneş ışınlarının suda ilerlerken tayflara ayrılması ve tedrici bir şekilde emilime uğramasının yanında bu dalgalar da derinliklerdeki karanlığın sebepleri arasında bulunmaktadır.

Yüzeysel dalgaların daha üstünde ise troposfere ulaşabilen güneş ışınlarının yaklaşık olarak %49’unu emen, dağıtan veya geri yansıtan bulutlar bulunmakta ve bulutların bu etkisi sayesinde Yeryüzünde hayatın devamı için gerekli olan belli oranda bir karanlık oluşmaktadır. (Zira güneş ışınlarının hiçbir engele uğramaksızın Yeryüzüne ulaşması Yeryüzündeki hayatı ortadan kaldırırdı.)

Daha 1400 sene önceden şu hak sözlerini indiren Allah yüceler yücesidir: Ya da (inkâr edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (Nûr Sûresi, 24/40)

Bu ayet-i kerime her ne kadar bir teşbihten (benzetme) bahsediyor ise de son derece ince ve hassas bilimsel bir ifade tarzına ve tüm Kur'ân ayetleri gibi son derece sağlam, sarsılmaz bir üsluba sahiptir. Bu ayet, hiçbir insanın bu bilimsel gerçekler hakkında herhangi bir bilgisinin bulunmadığı bir zamanda inmiş, hatta indiği asrı takip eden nice asırlar boyunca dahi insanlar bu gerçeklerden bihaber olarak yaşamış, bu bilimsel gerçekler nihayet 20. asrın başlarında ortaya çıkarılmıştır.

Gerçekten çok uzak bir varsayım olmakla birlikte, bulutların dünya üzerinde belli bir oranda karanlık oluşturmadaki etkisini ve yüzeysel dalgaların deniz ve okyanusların derinliklerinde karanlığın oluşumu üzerindeki etkisini eski dönemlerdeki kimi insanların bildiğini varsaysak bile, ayetin en açık mucizevî ve bilimsel yönü, hayret verici bir şekilde dâhili dalgalara işaret etmiş olmasıdır. Üstelik bu dalgalar çıplak gözle görülebilen dalgalar olmayıp ancak dolaylı yoldan yapılan birtakım ölçümlerle anlaşılabilen dalgalardır.

Ayetin büyük bir manevi hakikate işaret eden şu ifadesi de yine bilimsel bir gerçeğe ışık tutmaktadır: Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.”

Son zamanlarda yapılan bilimsel araştırmalar ayetteki bu ifadenin, eşsiz güzellikteki manevi anlamının yanı sıra duyu organlarıyla algılanabilen fiziksel bir gerçekliği de işaret ettiğini ortaya çıkarmıştır. Çok yakın bir tarihe kadar bilim adamları deri okyanusların diplerinde hayatın varlığını mümkün görmemekteydiler. Onların böyle düşünmelerine sebep olan bazı hususlar vardı:

1.      Buraların zifiri karanlık olması,

2.      Buralardaki suyun çok soğuk olması,

3.      Buralardaki su basıncının aşırı yüksek olması, (Okyanusun orta derinliğindeki bir balığın üstünde dahi dikey olarak 4 kilometrelik bir su kesiti, basınç uygular.)

4.      Zaman zaman buralardaki tuzluluk oranının yüksek olması…

Fakat okyanusların derinliklerin araştırmak üzere özel bazı dalış cihazlarının geliştirilmesi neticesinde deniz canlıları araştırmacıları, bu zifiri karanlıklarda bile milyarlarca canlının bulunduğu gerçeğiyle karşılaştılar. Hem de yaratıcı, bu canlılara kendi bedenlerinde bulunan ve “Bioluminescence” adıyla bilinen özel bir aydınlatma sistemi bahşetmişti. Bu ilginç aydınlatma sistemi, Luciferin denen kimyasal bir organizma terkibiyle Luciferase adı verilen özel bir enzimdeki oksijen arasında meydana gelen eşsiz bir kimyasal reaksiyondan meydana gelmekteydi.

İnsanı hayrette bırakan bir başka husus da zifiri karanlıklarda yaşayan bu canlıların her bir türünün, ışığı oluşturan farklı kimyasal terkiplere ve kendilerine has enzimlere sahip olmalarıdır. Tüm bunlar karşısında sorulması gereken soru şudur: Denizlerin deriliklerinde yaşayan bu canlı türlerine bu şekilde kendi kendilerine ışık üretme kabiliyetini yaratıcıdan başka herhangi bir kimsenin vermesi mümkün müdür? İşte burada ayetteki mucizevi ifadenin hem fiziki boyutu hem de yüce manevi boyutu açığa çıkmaktadır: “Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.

Kur'ân-ı Kerim’i indiren Allah yüceler yücesidir! O, onu bilgisi dâhilinde nebi ve resullerin sonuncusuna indirmiş ve indirildiği dil üzere her bir harfini, her bir kelimesini, her bir ayet ve suresini bizim için korumuştur. Tüm bunlar başlı başına bir mucizedir. Bize bahşettiği Kur'ân nimetinden dolayı Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun! Allah, Kur'ân’ı vahyettiği o son peygamberi, onun ailesi ve ashabını ve kıyamete dek onların izinden gidenleri rahmet, bereket ve selametle kuşatsın!…

     Önceki sayfa    Ana sayfa