|
SÜNNETTEKİ TIBBÎ MUCİZELERDEN
Her Hangi Bir Organın Yaralanması ve Hastalanması Durumunda Diğer
Organların O Rahatsızlığı Paylaşması
Dr. Mahir Sâlim
Genel Cerrahi Uzmanı
GİRİŞ
Yoğun ve
ardı ardına yapılan bilimsel araştırmalar, insan vücudunun yaralanma
veya hastalanma durumunda tehlikeyle mücadele etmek için reaksiyona
geçtiğine dair hayret verici gerçekleri ortaya çıkarmıştır. Ayrıca
herhangi bir organın hastalanması veya yaralanması durumunda savunma
hatları ve fonksiyonel reaksiyonların varlığı da keşfedilmiştir.
Gösterilen bu reaksiyonlar, yaralı organın rahatsızlık derecesiyle doğru
orantılıdır. Organın yaralanma derecesi ne kadarsa vücudun enerjisi de o
kadar yönlendirilmekte ve ilk olarak hastalığın derinleşmesini
engelleme, ikinci olarak da yaranın kaynaması ve tam olarak iyileşmesi
için fonksiyonları da o derece harekete geçirilmektedir.
Dr. Moor’un
1959 ve 1963 yıllarında yaptığı araştırmalar bir araya getirildi. Dr.
Moor, bu araştırmalarında söz konusu reaksiyonların sırlarından
keşfedilenleri sıralamış ve bunlara radyo izotop (radioisotopes)
cihazlarla (hücreleri işaretleyip hangi durumda nereye hangi hücrenin
gittiğini göstermek adına) vücudun çeşitli biyolojik tepkilerine dair
yaptığı araştırmaları da eklemiştir. Bu araştırma, vücudun hastalığa ve
yaralanmaya verdiği tepkiye dair mükemmel bir tablo ortaya koymuştur.
Tıbbî
müdahalenin ve ilk yardımın bulunmadığı uzak bir bölgede sağlığı yerinde
ve ergenlik yaşına gelmiş bir kişi bulunduğunu var sayalım. Bu kişi,
yüksek bir yerden düşmüş veya vahşî bir hayvanın saldırısına uğramış ve
bunun neticesinde –meselâ- uyluğundan biri yaralanmış ve kanamakta
olsun. Bu yırtılma ve bu ağır yaralanma karşısında vücudu, hayatiyetini
devam ettirmek için bir dizi önlem alır. İlk olarak yaralı organı
öldürücü kanamanın ve mikrobik kirlenmenin (enfeksiyonun) tehlikesinden
koruma, ikinci olarak da o yaranın iyileşmesi ve yaralı kasların doğal
fonksiyonunu yeniden kazanması için ne gibi bir tepki verir sizce?
İlk olarak,
tepki yaradan başlar. Kasların parçalanması, kan damarlarının açılması
ve periferik sinir köklerinin ve uçlarının parçalanması, bir takım
işaretler ve sinyaller gönderilmesine (haberci ajanlar
–norotransmitter-) yol açar. Söz konusu işaret ve sinyaller, haddi
zatında yaralı mekândan vücudun çeşitli merkezlerine gönderilen imdat
çığlıklarıdır. Bu sinyaller, çeşitli merkezlere doğru yol alır. Bu
merkezlerin tümü ana noktalarda, sinirsel ve duyusal merkezlerde bir
araya gelir. Bunların fonksiyonu, genel bir reaksiyon sağlama ve vücudun
tüm organik sistemini seferber etmektir. Bu olay, tıpta sinirsel
reaksiyon (Neuro-endocrinal response) adıyla bilinmektedir. Bu
uyarı ardından vücudun metabolik reaksiyonlarında (Metabolic changes),
böbrek, akciğer, dolaşım ve bağışıklık sistemi (Immune system)
fonksiyonlarında, önemli değişikler meydana gelir. Bu karşılıklı
etkileşimin nihaî amacı, vücudun enerjisini ve organların
fonksiyonlarını –bedeli çeşitli organların enerji ve proteinden olan
temel ihtiyaçlarından ve stoklarından büyük bir kısmını harcamak
pahasına bile olsa- yaralı olan organın hizmetine yönlendirmektir. Bir
de bu organın iyileşmesi ve doğal haline tekrar dönmesi için gerekli
savunma ve yapılanma yardımını sağlamaktır.
Makalenin bu
girişi bir tür felsefe veya edebî bir yazı gibi gözükebilir. Fakat
hassas araştırmaların ispat ettiği bilimsel gerçekler, her gün hastalığa
yakalanan veya yaralanan milyonlarca insanın vücudunda meydana gelen
vakıayı canlandırmaya çalışan bu girişten çok daha edebî ve
belagatlidir.
1)
Yaralı Yerden Gelen Uyarılar
a)
Kanama: Kanama, kan basıncında ani düşüklüğe
yol açar. Kalp duvarları, böbrek ve boyunun iki damarı (şah damarları)
cidarlarında mevcut olan basınç reseptörleri (Baroreceptors) bunu hemen
fark eder. Bu reseptörlerin uyanması ile sinirsel sinyaller haberci
ajanlar aracılığı ile merkezî sinin sistemi (hypothalamic centre)
bulunan hypothamus’a gönderilir. İleride merkezî sinir sisteminin
yaralanma ve hastalık meydana geldikten sonra kanda meydana gelen
değişiklikler ve çeşitli sinyalleri karşılama ve hissetme ana
istasyonunu simgelediğini göreceğiz.
b)
Yaralı mahalde parçalanmış sinir uçlarından (Nor-adrinaline) hormonunun
salgılanması. Bu hormon, kan dolaşımı içinde
harekete geçerek hypothamusun altındaki merkezlere ulaşır ve bu
merkezleri uyararak orada (a) şıkkında adı geçen sinyallerle bir araya
gelir.
c)
Ağrı hissi: Ağrı hissi, yaralı noktadaki
sinir uçlarından gelen uyarılarla harekete geçen haberci ajanların
iletilmesiyle oluşur. Bunlar sinir yollarından geçerek beyindeki duyu
merkezine ulaşır. Sinyaller, Thalamus merkezlerinden harekete geçerek
reticular formation merkeziyle, hypothamus merkezine dağıtan system
linbic’e gider.
(a), (b),
(c) şıkkında yapılan açıklamalardan anlaşılan şudur: Yaralı organdan
gelen uyarılar, üç temel noktadan harekete geçen sinyallerden ibarettir.
Bu uyarıların tümü merkezî sinir sisteminde buluşarak üç temel merkezi
uyarırlar. Bunlar;
1)
Hypothamus merkezi (Centres hypothamus),
2) Beyin
kabuğundaki yüksek duyu merkezleri (Cerebral cortex),
3) Reticular
formation’dur.
Yaralanma ve
hastalanma durumunda vücutta meydana gelenleri açıklamaya hypothamus
merkezindeki (Centres hypothamus) değişikliği sergileyerek başlayacağız.
Zira bu merkez, uyarıları alan ve gönderen temel merkezdir. Burası,
istem dışı sinir sistemiyle (Autonomic N.S) Endocrinal system (hormon
sistemi) arasında birleşme noktasıdır. Burası (Neura endocrinal
response=hormono-sinir cevabı) diye bilinen şeyi düzenleyen ve koordine
eden noktadır.
Hypothamus centres’de Meydana Gelen
Yansımalar ve Karşı Tepkiler
1)
Anterior pituitary releasing
factors hormonunun (Ön hipofiz serbestleştirici hormon) çeşitli
salgıları harekete geçer ve bu salgı, birçok hormonunun salgılanmasına
sebep olur. Bunların en önemlisi Acth’yi canlandıran hormonla gelişme
hormonu (Growth hormone) ve tiroit hormonudur (T:S:H).
2)
Post. Pituitary de bulunan sinir
uçlarından idrar çıkışını baskılayan (A. D. H) hormonu salgılanır. (Bu
sinir uçları hypothamusda merkezlerde mevcuttur. Söz konusu sinir
uçları, daha önce sözü edilen uyarıcılarla (norotransmitter) bu hormonun
salgılanmasına karşı duyarlıdır.
3)
Beyin sapında yer alan
sempatik sinir sistemi merkezinden (Sympathetic Nervous S) uyarıcı
sinyaller gönderilir. Bunların en önemlileri arasında kalp atışlarının
hızlanma merkezi
(Cardiac acceleerator centres), kan damarlarının büzülme merkezi
(Vasamotor centres), adrenalin ve nor-adrenalin hormonunu çok
salgılamaktan sorumlu merkezler (Adrenal medulla) bulunmaktadır.
4)
Sinir sisteminde, çeşitli
noktalarda ve omurilikte endorfin ve enkefalin maddeleri salgılanır.
Bunun amacı, acı ve yaralanma duygusuna tepki (acıyı baskılama)
vermektir. Bu iki maddenin morfine nazaran 18 ilâ 30 kat daha fazla
teskin edici ve yatıştırıcı etkisi vardır.
Bu iki
maddenin hastalık ve yaralanma durumundaki rolü kesin ve mükemmel bir
şekilde henüz açıklanamamışsa da görünen ve sonuç olarak çıkarılan,
bunların acı duygusunu yatıştırmada etkisinin olduğu yönündedir. Bu da
yaralanan kişide şiddetli acı sebebiyle meydana gelecek korku ve
huzursuzluğu yatıştırmaya yardımcı olur. Zira bu şiddetli acı, kişide
sinirsel şoka sebep olabilir ve yaralı kişi, hareket merkezlerine uygun
tepki verme ve çarpışarak veya kaçarak yaralanma tehlikesiyle baş
edebilme gücünü kaybedebilir.
Bu
söylediğimiz, -meselâ- savaşlarda görülmekte ve izlenmektedir. Zira
savaşçılarda bu maddelerin oranının yüksekliği, zaman zaman ağır
yaralanma meydana geldiği halde acı hissini tamamen yok etmektedir.
Davete Uymaktan Kaynaklanan Reaksiyon
ve Çağrışımlar
1) Kortizon
ve aldosteron hormonlarından bol miktarda salgılamak için Adrenal
korteks (böbrek üstü adrenal bez ACTH) adrenal Gland’ı, kortizon da
adrenalin salgılamak için adrenal medulla’yı uyarır. (Böbrek üstü
bezinin korteksinden aldesteron ve kortizon salgılanır. Adrenal
medulladan da adrenalin salgılanır.)
Bunun
neticesinde a) Kortizon, b) Adrenalin, c) Aldostrin hormonları artar.
Sözünü
ettiğimiz bu üç hormonun metobolik reaksiyonu (Metabolic reaction) su ve
tuz tutulumu konusunda böbrek fonksiyonlarını yönlendirmede önemli
etkileri vardır. Bu konuyu daha sonra ele alacağız.
2) Sempatik
sinir sisteminin uyarılması nedeniyle periferik kan damarları büzülür,
nabız hızlanır ve kanı pompalama gücü artar. Böylece kanama veya sızıntı
şeklinde kan kaybetme neticesinde kan hacminde meydana gelen azalmaya
rağmen hayati organlara kan gitmesi için kan basıncı (tansiyon)
yükselir.
Bunun
yanında adrenalin ve nor-adrenalinin
çok miktarda salgılanmasıyla, biraz sonra
değineceğimiz önemli metabolik reaksiyonların birçoğunda değişiklik
meydana gelir.
Limbic System ve Reticular
Formation’dan Kaynaklanan Çağrışımlar
Bu sistemin
uyarılmasından kaynaklanan çağrışımlar, insan vücudunun gerginlik ve
hastalık veya tersi nedenlerden kaynaklanan çeşitli baskı durumlarıyla
baş edebilmesinde önemli ve zorunlu bir odak noktası kabul edilir. Beyin
yukarı merkezlerinden (Brain centers) gelen sinyaller yoluyla reticular
formation uyarılır. Bu merkez, şu etkinlikleri gönderir ve sağlar:
1)
Beynin yukarı merkezlerinin
sürekli biçimde tetikte kalmasını ve tam olarak uyanık kalmasını
sağlamak,
2)
Sempatik sinir sistemini
(Sympathetic N. S) uyarmak ve kasların gerginlik ve hassasiyet
derecesini (Excitabilily) yükseltmek. Bunun neticesi vücudun ve aklın
uyanık kalması, hastalık veya yaralanma durumunda sürekli olarak uyanık
kalması için seferber kılınması.
3)
Beyin yukarı merkezinin
uyarılmasından kaynaklanan çağrışımlar.
Her hangi
bir organının hastalanması veya yaralanması duygusunun beynin yüksek
merkezine ulaşmasıyla şunlar meydana gelir:
1)
Daha önce sözünü ettiğimiz
çeşitli merkezler yönlendirilir ve uyarılır,
2)
Hastalık veya yaralanma
karşısında uygun kararı almak için daha önce yaşanmış tecrübeden
yararlanmak ve düşünce yüksek merkezini çağırmak için bellek
merkezlerine sinyaller gönderilir.
(Bunun delili, daha önce
eğitim alan tecrübe sahibinin davranışının, bu hastalığa veya
yaralanmaya maruz kalmayan kimseden farklı olmasıdır. Bu davranış,
sadece istemli çalışan sinir sistemi düzeyinde kalmaz, aksine istem dışı
çalışan sinir sistemi düzeyinde de olur. İnsan, hayvan ve bazı primitif
canlılar için aynı şeyleri söylemek mümkündür. Bu da bize belleğin, daha
önce yaşanmış tecrübenin değerini ve hastalık veya yaralanma halinde
vücudun davranışını yönlendirmede onu davet etmenin önemini gösterir.)
Vücudun Çeşitli Organlarının
Birbirine Çağrıda Bulunması ve Bu Çağrıya Uymaları
Buraya kadar
anlatılanlar, ana noktalarıyla sinir sistemindeki meydana gelenleri
yansıtmaktadır. (Centres Hypothamus, hormonsal sinir noktası
(axonotmesis), beyin yüksek merkezleri (Brain centers), reticular
formation, istem dışı sinir merkezi). Bunlar vücudun tümüyle uyarılara
uyma aşamalarından biri sayılır. Bu merkezlerin uyarılmasıyla vücudun
tüm organlarına (sinirsel ve hormonsal) çeşitli sinyaller gönderilir.
Böylece vücutta bulunan her organ, dahası her sağlam hücre, bir organa
gelen ve onun fonksiyonuna engel olan ve onu tehdit eden hastalık veya
yarayla mücadele edebilmek için görevsel bir rol üstlenir.
Hastalık Veya Yaralanma Durumunda
Böbreklerin Oynadığı Önemli Rol
a)
Böbrekler suyu ve sodyumu (tuz)
vücudun bunlardan mahrum kalmaması için tutar. Böbrekler bu fonksiyonu
idrarı mümkün olduğunca az çıkarmak suretiyle yapar. Bunun için iki
temel hormon etkilidir. Bunlar, suyu tutmak için idrar atımını
engelleyen hormonla (anti diüreitk hormon yani ADH), sodyumu tutmak için
gerekli olan aldostrin (aldosterona) hormonudur.
b)
Böbrekler, renin (rennin)
hormonu salgılayarak aldostrin hormonu üretimine katkıda bulunur. Renin
hormonu, karaciğerin salgıladığı Angiotensin I hormonunu Angiotensin II
hormonuna çevirir. Angiotensin II hormonu, çok miktarda aldostrin
hormonu salgılamak için adrenal gland zarının çalışmasını artırır.
c)
Metabolizma işlemi ve hastalık
halinde hücrelerin çökmesi esnasında çıkan fazla potasyumdan büyük bir
miktarı çıkarmada böbreklerin katkısı vardır. Bu, Distal tubules’ten
sızan sondyumla, potasyumun mübadelesi yoluyla olur. (Bir başka
ifadeyle; metabolizma esnasında (vucuttan) potasyum atılımında
böbreklerin rolü büyüktür. Bu aldesteron hormonunun sodyumu vucutta
tutmasına karsılık, potasyumu atması şeklinde bir nevi değiş dokuş gibi
olmaktadır.)
Böylece
böbrekler, vücudun su ve sodyum kaybını azaltmak için gerekli rolü
oynamış olurlar. Böbreklerin sodyumu tutma fonksiyonu çok önemlidir.
Zira sodyum, kanda
suyun, hücre dışında sıvıların, dengede tutulması için temel unsurdur.
Bu önemli sıvı, hücrelere girer ve diğer organlar arasında büzülmesi
veya terkibindeki değişiklik hayatı kaybetmeye yol açacak şekilde
alış-veriş için ortam hazırlar. (Daha açığı şudur: Sodyum bulunduğu
yerde suyun tutulmasını sağlayarak hücre içi veya dışı ya da damar içi
ya da dışı arasında su dengesini ozmozla korur. Su da hücrelerin
yaşaması için temel unsurdur. Yani ozmotik denge bozulursa hücre ölür.)
Kalbin ve Dolaşım Sisteminin
Fonksiyonu
Aslında bu
fonksiyondan söz etmeye ve onu açıklamaya hiç gerek yoktur. Kan,
1)
Oksijen ve besinleri yaralı
organla, ona hizmet için diğer faal organlara nakleden çok önemli bir
ortamdır.
2)
Kan, organlarla faal durumda
olan bezler arasında hormonsal mesajları nakleder.
3)
Kan, yaralı organda kanamayı
durdurmak için çeşitli pıhtı maddelerini nakleder.
4)
Kan, birçok bağışıklık sistemi
hücreleriyle mikroplarla (enfeksiyon)
mücadele maddelerini hastalık veya yaralanma durumunda vücuda giren
zararlı mikrop veya yabancı cisimle mücadele noktalarına nakleder.
Bunun hızlı
bir şekilde gerçekleşmesi için kalp uyarılır ve sinirsel ve hormonsal
olarak harekete geçirilir. Böylece nabzın hızlanması, kanı pompalama
gücünün artması sağlanır. Hastalık veya yaralanma durumunda nabız kalp
debisi= Cardiac out put) ortalaması kat kat artar.
Bunun
yanında dolaşım sistemi organları (periferik damarlar ve damarlar)
büzülür. Bunun amacı;
1)
Kanama esnasında düşen tansiyonu
yükseltmek,
2)
Periferide ve nispeten daha
önemsiz olan organlardan kanı çekmek ve daha faal olan organlara
yönlendirmek,
3)
Önce sıvı, sonra kan hücrelerini
yerine getirmek için kaybedileni hızla ve belli bir sürede yeniden
yapmak.
Hastalık ve Yaralanma Esnasında
Metabolizma Faaliyetleri (Metabolic Responses)
Sözü edilen
metabolik faaliyetler, hızla ve etkin bir şekilde meydana gelir ve
bunlar, hastalık veya yaralanma ile mücadele etme amacını güder ve daha
önce anlatılan sinirsel ve hormonsal uyarıları tanzim eder. Bunların
bütün organları, hatta sağlam vücudun hücrelerini kapsadığını ileride
göreceğiz.
Hastalık
veya yaralanma durumunda vücudun yüksek miktarda enerji ihtiyacı
dolayısıyla metabolik faaliyetler, kendisinden yararlanmak için gerekli
enerjiyi sağlamaya yönelir. Söz konusu metabolik faaliyetler şu amaçla
yapılır:
1)
Yaralı bölgeyi çevreleyen
hücrelerle, hasar gören hücrelerin tamir edilmesini temin etme. Yaralı
yerdeki hücreler, tuzları geçirmede meydana gelen arızadan dolayı büyük
miktarda su tutarak şişer (sodyum tutulması). Böylece o bölge, fazla
suyu ve sodyumu atmak ve potasyumu içinde tutmak için büyük miktarda
enerjiye ihtiyaç duyar. Bu işlem, tuz pompalama (na-k pompası ya da
sodyum-potasyum pompası (Sodium pump) diye bilinir. Bu, dinamik bir
işlem olup, yüksek atp yani yüksek enerji gerektirir.
2)
Yeni parçacıklar ve proteinlerin
oluşmasını ihtiva eden yıkma, yapma ve iyileşme yara ağzının kavuşması
reaksiyonlarını tamamlamak için gerekli enerjiyi sağlar. Bu ancak büyük
miktarda enerji bulunması durumunda gerçekleşir.
3)
Yaralı organa bulaşan
mikroplarla mücadele edebilmek için bağışıklık sisteminin harekete
geçmesi. Bu bulaşmayla mücadele, yutucu (fagositik) hücrelerin
faaliyetlerinin artmasını, mikroplarla gözle görülmez cisimlerin
(phagocytosis) yutulması sonra bununla mücadele eden cisimlerin
yapılması faaliyetleri gerektirmektedir.
4)
Hastalıkla mücadele eden çeşitli
organlarda meydana gelen ilave faaliyetler için gerekli enerjiyi
sağlama. Kalp kası, vücutta suyu ve tuzu tutmak için böbreğin faaliyeti,
çeşitli maddeleri ayrıştırmak için karaciğerin faaliyeti, protein ve
besini emmek için bağırsakların ilave faaliyeti ve gerginlik dolayısıyla
kasların fazladan faaliyeti. Böylece vücut faaliyet derecesini artırmaya
ve ardından da daha fazla enerji üretmeye ihtiyaç duyar.
Bu
enerjileri sağlamak için hormonsal ve sinirsel uyarıya karşılık vermek
için salgılanan çeşitli hormonların etkinliği birbiriyle dayanışma içine
girer. Bu hormonların en önemlisi, 1) Kortizon, 2) Adrenalin, 3)
Nor-adrenalin, 4) Glucagon, 5) Büyüme hormonudur.
Kortizon,
vücutta var olan çeşitli kaynaklardan ve -özellikle de- kaslardaki
proteinleri yıkıcı etkisiyle kanda glikozu sağlar. Bundan maksat, laktik
asit (lactic asid), alanin, yusin, izolisin ve falin gibi doymuş üç
bağlı amino asitleri salgılamaktır. Bunun yanında glyceride üretmek için
yağları yakar. Ayrıca adrenalin, nor-adredalin ve glucagon
salgılanmasını arttırmayı canlandırır.
Adrenalin ve
glucagon hormonları, glikoz sağlamak için karaciğer ve adalelerde
bulunan glycogen yakar. Bunun yanında yağları lipolizle yağ asitleri ve
glisine çevirir. Böylece yıkma ve geniş bir çağrışım için daha önce
belirtilen hormonlar, birbirine destek olur. Buna karbonhidratlar,
yağlar ve proteinler dahildir. Bunlar yüksek oranda 1) Glikoz, 2) Yağ
asitleri, 3) Gliserin, 4) Amino asit sağlamak içindir.
Glikoza
gelince; tri fosfat adinozin (ATP) şeklinde yüksek enerji parçacıkları
üretmek için direkt olarak ondan yararlanılır.
Yağ
asitleri, glyceride ve amino asitlere gelecek olursak; A.T.P
parçacıkları üretimi bunlardan meydana gelir. Bunların ilk parçacıkları
creps dairesindeki (siklus ya da döngü) tepkime dairesine sokulmak
suretiyle olur ya da bunlar karaciğerde glikoza çevrilir. Buna yeni
glikoz üretimi işlemi (gluconeogenesis) denilir. Bunun yanında
bağışıklık sistemi için yeni proetin yapımında amino asitlerden
yararlanılır. (Bunlar karşı cisimler ve savunma hücreleridir).
Bunun amacı, yaralı organının iyileşmesi
işlemi için gerekli bağ dokusu (fibroblasts connective) parçacıklarının
yapılmasıdır.
Hastalık ve Yaralanma Durumunda
Meydana Gelen Ateş Yükselmesi
“Ateş
yükselmesi” (hadisin deyimi ile hummâ), vücut sıcaklığının alışılagelen
ve doğal düzeyi olan 36.6 santigrat dereceden 37.2 dereceye yükselmesi
olarak bilinir. İdeal ısı, Centres hypothamus’ta bulunan özel bir merkez
aracılığıyla bu sınırlarda tutulur. Bu merkez, bir takım özel hücreler
ihtiva eder. Bu hücreler kanın ısı derecesini hissetmek için
reseptörlere sahiptir. Vücut sıcaklığı, normalden daha fazla
yükseldiğinde ateşi düşürmekle görevli bazı hücreler uyarı alır. Bu
uyarıyı aldıklarında, kaslara, deri altında bulunan damarlara ve damar
duvarlarına uyarılar gönderir. Böylece kaslar gevşer ve yüzeysel kılcal
kan damarları şişer. Aynı şekilde ter salgısı artar. Ter, cildin
yüzeyine yakın yerlerin ateşini düşürür ve bir serinlik bırakır. Ayrıca
kasların fazla çalışmasından kaynaklanan ısı enerjisi azalır. Bunun
yanında ateş düşürme merkezlerinin uyanmasının bir sonucu olarak, insan
ateş yüksekliği hisseder. Bunun neticesinde insan ince elbiseler giyer
ve daha serin yerlere sığınır. Aynen bunun gibi soğuk havada da ısı
kazanma işlemi olur. Bu durumda bir takım uyarılar gelir. Bunlar
kasların daha çok büzülmesine, dahası titremesine (soğuk titremesi),
yüzeysel ve kılcal kan damarlarının büzülmesine, ter salgılamada
azalmaya, deri üzerindeki kılların dikilmesine sebep olur. Netice olarak
ısı derecesi daha fazla yükselir, hararetin deri yüzeyi yoluyla kaybı
azalır, buna ilaveten insan soğukluk hisseder. Bu da insanı daha fazla
(ve kalın) şeyler giymeye ve daha sıcak bir ortama sığınmaya sevk eder.
Belirtilen
hassas işlemler, vücut sıcaklığının hücrelerin görevlerini yapabilmesi
için uygun sabit bir derecede tutulması sayesinde olur. Beyinde ısı
düzenleme merkezlerinde mevcut olan hücrelerin algılama sistemi düzene
konulmuştur. Böylece hücreler, kan ısısı 36. 5 dereceden daha aşağı veya
37. 5 dereceden daha yukarı olduğunda meydana gelen değişikliği
hisseder. Bu hücrelerin ateş yüksekliğini algılamasında bir değişiklik
meydana geldiğinde, yani ancak daha yüksek derecelerde algılamaya
başladığında (Meselâ 38. 5- 39 C. de algılamaya başladığında) ateşi bu
sınırdan yükseltmek için gerekli işlemi yapar. Böylece vücut, 37.
5 derece ateşe, düşük muamelesi yapar. Bunun neticesinde ısı kazanma
merkezleri vücudun ateşini yükseltmek için uyarılır. Ateş yükselmesi
durumunda yükselmeye başlamadan önce kişide tireme ve üşüme hissini işte
bu mekanizma açıklamaktadır. İşaret ettiğimiz titreme, vücut ısısını
yeni derecesine ulaşıncaya kadar devam eder. Bu yeni derece (meselâ 39
derecede) sabitlenir.
Ateş,
hastalık anında yükselir. Bu ister yaralanma, ister mikrop alma
(enfeksiyon), isterse –meselâ- kanser gibi iç hastalığı olsun fark
etmez. Yüksek ateşin sebebine gelince; bu bizzat vücudun kendisinden ve
hastalık mahallinden kaynaklanır. Zira yutucu hücrelerle (fagositik,
bağışıklık hücreleri yaralı veya hasta organın çevresinde zararlı
şeyleri hızla alırlar (yutarlar) ve mikroplara ve zararlı cisimlere
karşı çeşitli iltihap faaliyetleri yaparlar. Bu da beyaz kan
hücrelerinden ve yaralı organın dokularından harekete geçen pyrogens
adındaki maddelerin sayısının artmasına yol açar.
Pyrogenslerin Yaptığı Faaliyetler
Pyrogensler,
kanda yol alırlar ve beyinde ısı kontrol merkezlerine ulaşırlar. Amaç,
hücrelere doğru kabul ettiği ısı derecesiyle, vücut ısısında meydana
gelen değişikliği duymasını değiştirecek şekilde etki etmektir. Sözünü
ettiğimiz değişiklik, hücrelerin ateşin normalden daha fazla yükselmesi
durumunda uyanacak şekilde olur. Bu derece, öncelikle vücudun ve
bağışıklık sisteminin bu hastalığa verdiği tepkiye, ikinci olarak da
hastalığın türüne ve ona yakalanma derecesine göre farklılık arz eder.
Bunun delili, bağışıklık sistemlerinde düşme ve çökmeye maruz kalan
(bağışıklık sistemi zayıflayan) hastalarda ateşin yükselmemesidir.
Bu şu
demektir: Yüksek ateş, vücudun hastalık veya yaralanmaya karşı verdiği
tepkinin bir parçası olarak meydana gelir. Bilimin son zamanlarda ispat
ettiği gerçek budur. Eskiden yüksek ateşin içerideki hastalığın vücuda
(dış pyrogensler) etkisiyle meydana geldiğine inanılmaktaydı.
Yüksek Ateşin Yararları
Bilim,
yüksek ateşin sebebini tam olarak anlayabilmiş değildir. Yüksek ateşin
oynadığı rol hâlâ esrarını muhafaza etmektedir. Bu, ancak bazı
yönleriyle keşfedilebilmiştir. Acaba yüksek ateşin keşfedilen yararları
nelerdir? Hastalık ve yaralanma durumunda yüksek ateşin vücudun başka
çağrışımlarıyla koordineli bir etkisi bulunmakta mıdır?
1)
Değişmez kimyasal gerçeklerden
birisi şudur: Herhangi bir reaksiyonun ateşi yükseldikçe, bu reaksiyonun
yarı ömrü kısalır, şiddeti artıp katlanır ve bunu tamamlamak için
gerekli zaman kısalır, ısı düştüğünde ise reaksiyonlar zayıflar ve
yavaşlayıp tembelleşir (gerçekleşme süresi uzar). Hastalık halinde
vücudun çeşitli metabolik reaksiyonlarının hızlanmasına (Metobolic
catabolic and anabolic reaction) ihtiyaç duyduğunu gördük. Kanın ve
dokuların ısı yüksekliği, bu tepkilerin canlanması hızının ve miktarının
artması için önemli yardımcı bir etken oluşturur.
Yüksek ateş
durumunda metabolizma ortalaması hesap edilmiş ve bunun vücudun ateşi
her bir derece arttıkça % 10 arttığı görülmüştür.
2)
Vücut mikropların saldırısına
uğradığında bunların çocuklarda büyük oranını virüslerin, erişkinlerde
ise bakterilerin oluşturduğunu biliyoruz. Bakteriler, hasta olan organın
dokularında bölünüp artar, böylece hastalığın başında bağışıklık
sisteminde meydana gelen zorunlu ve gelip-geçici düşüşü istismar eder.
Bakteri, hücrelere yıkım etkisi yapan zehirlerini salgılar. Bakteriler
kan dolaşımına ulaştığında vücutta yayılır ve vücutta başka birçok yere
yerleşir. Bütün bu durumlarda bölünür, çoğalır ve toksinini salgılar. Bu
çoğalma, vücut normal ısısından (35- 38 C.) çok az düştüğünde en yüksek
orana çıkar. Bağışıklık hücrelerinin bu mikroplarla ve onların
pirojenlerini (pyrogens) salgılamasıyla tepkimeye girmesi sebebiyle ateş
(38, 39 veya 40 derecelere) yükseldiğinde bu yüksek ateş, mikropları
engelleyici, yıkıcı ve kuşatıcı bir etken sayılır. Bu durumda
mikropların çoğalma ve bölünme ortalaması azalır, faaliyeti bozulur ve
belki de dumura uğrayıp ölebilir.
3)
Vücut, hastalık durumunda aktif
reaksiyonlarını yapabilmek için oksijen parçacıklarından en büyük
miktara muhtaç olur. Bu oksijen kırmızı kan hücrelerinde mevcut olan
hemoglobin vasıtasıyla dokulara taşınır. Hemoglobin ancak belli bir
basınç ve belli şartlar dahilinde dokulara doğru harekete geçer. Yüksek
ateş, oksijenin hemoglobinden ayrılma eşiğini değiştirir, artık oksijen
daha az bir basınç altında ve en büyük bir oranda hemoglobinden ayrılır.
Ancak biz,
tüm yüksek ateşlerin faydalı olduğunu söylemiyoruz. Sebebine gelince;
beyin hücreleri 40 C derece üzerindeki yüksek ateşten etkilenir. Ateş 41
C. yi geçtiğinde fonksiyonları bozulur ve ateş 44 C dereceyi aştığında
insan vücudunun canlı kalması imkânsız hale gelir.
Kesin olan
husus, 38- 39 C derecelik ortalama bir ateş yükselmesinin hastalıkla
mücadelede faydalı bir etkisinin olduğudur. Bu, vücudun reaksiyon
derecesiyle hastalıkla mücadele gücü için bir kriterdir.
Bu
açıklamalarla organlardan her hangi birisinin hastalanması veya
yaralanması durumunda tüm organlarının birbiriyle etkileşim içinde
olması (hadisin deyimi ile ‘birbirini çağırması olayı’) anlaşılır hale
gelmektedir. Biz burada “tedâî ve tedâiyât =birbirini çağırma”
kelimelerini kullandık, çünkü hastalık veya yaralanma durumunda vücutta
olanları anlatmada bundan daha kapsamlı bir kelime bulamadık. Bu kelime
yerine “tefâulât=reaksiyonlar” deseydik olup bitenin ancak bir kısmını
anlatmış olurduk. “İsticâbât=tepki verme” kelimesini kullansaydık özü
itibarıyla “seslenme” ve “yardım dileme” olan “uyarı işaretleri”ni
anlatamayacaktık.
“Tedâî”
kelimesi dilbilgisi itibarıyla “tedââ – yetedââ” fiilinden türemedir.
Manası bir kısmı bir kısmını çağırdı, demektir. Kelime burada hastalığın
veya yaralanmanın ilk aşamasında meydana gelenleri anlatmaktadır.
“Tedâî”
belli bir mekana koşma, yönelme ve orayı çevreleme manasınadır. Bu mana
gerçekten vücudun tüm sisteminin bütün faaliyetleriyle ve biyolojik
fonksiyonlarıyla yaralı organın hizmetine yönelmesi, ona yardım etmesi
ve direncini artırmasıdır.
Bağışıklık
sisteminde olup bitenlere “tedâî” kelimesinden başka bir isim vermek
mümkün değildir. Çünkü bir yutucu hücre, yabancı bir cisimle (mikrop
veya yabancı hücre) karşılaşır karşılaşmaz bağışıklık sisteminin tüm
hücrelerini davet eder, hatta onlara çoğalmaları, bölünmeleri ve karşı
cisimler üretmeleri çağrısında bulunur.
“Hedm=yıkmak” veya “inhiyâr=çökme” manasındaki “tedâî”, vücudun diğer
organlarında meydana gelenleri nitelemektedir. Vücudun diğer sistemleri,
yaralı organın maruz kaldığı hastalıkla baş edebilmesi için ihtiyacı
olan enerjiyi ve yapı maddelerini sağlamak amacıyla proteinlerini ve yağ
stoklarını yıkar. Böylelikle hastanın kilosu azalır ve zayıf düşmesi bu
sebebe bağlanır. Bu yaralı organın yapılması ve kaynamaya başlamasına
rağmen hasta olan organ iyileşinceye kadar hasta kilo kaybeder ve
zayıflar. Bundan sonra vücutta yıkılan şeyler yeniden yapılmaya başlar.
Şiddetli hastalık veya yoğun bakteriye maruz kalmanın eşlik ettiği
yaralanma durumlarında yıkılma ortalaması hızlanabilir. Bu ileri
derecede yıkılma (Hypercatabolism) durumu olarak bilinir. Bu durum
vücudun tüm fonksiyonlarında ve sistemlerinde çöküntü derecesine
varabilir ki bazı hastalık, yaralanma ve şiddetli yaralarda tüm vücudun
ölmesiyle sonuçlanabilir.
Sözünü
ettiğimiz “tedâî= birbiriyle karşılıklı etkileşim”, “uykusuzluk”
(Hadisin deyimiyle ‘seher’) ve “yüksek ateş” (Hadisin deyimiyle ‘hummâ’)
şeklinde gerçekleşir. Uykusuzluk, sadece gözlere uyku girmemesi ve
zihnin uyanık kalması demek değildir. Fakat bu, vücudun tümüyle,
organlarıyla ve biyolojik faaliyetleriyle uyanık kalması demektir.
Hedef, vücudun sürekli aktif, sürekli uyanık olmasını sağlamaktır.
Uykusuzluk fonksiyonel (fizyolojik), manasıyla organların uyuduğu farz
edilen bir vakitte faaliyet içinde olması demektir. Hastalık ve
yaralanma durumunda bütün gece boyu sürekli olarak meydana gelen budur.
Hatta gözler yumulsa, zihin dağılsa veya uyusa bile vücut, asla gerçek
bir uyku durumunda olmaz. Çünkü tüm sistemleri, biyolojik faaliyetleri
uyanık durumdaki faaliyeti neyse o durumda olur. Netice olarak sağlıklı
iken uyku esnasında meydana gelen sükûnet ve yavaşlama gerçekleşmez.
Hz. Peygamber’in Sünnetinde Konumuzla
İlgili Bilimsel Mucize
Nu’man b.
Beşîr’in rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve
birbirlerine şefkat göstermede bir vücuda benzerler. Vücutta bir organ
rahatsızlandı mı bedenin diğer organları uykusuz kalarak ve ateşi
yükselerek birbirini o rahatsızlığa iştirak etmeye çağırır” (Müslim,
“el-Birr ve’s-sıla”, 66).
Aynı hadis
Buhârî’de şöyle yer alır: “ Müminlerin birbirlerine merhamet etmede,
sevmede ve şefkat etmede bir beden gibi olduklarını görürsün. Vücutta
bir organ rahatsızlandı mı bedenin diğer organları uykusuz kalarak ve
ateşi yükselerek birbirini o rahatsızlığa iştirak etmeye çağırır”
(Buhârî, “Edeb”, 27).
Hz.
Peygamber (s.a.v) Müslümanların ve İslam ümmetinin birbirini karşılıklı
sevme, merhamet etme ve şefkat gösterme durumunda olmaları gerektiğini
haber vermektedir. Bundan dolayı karşılıklı olarak birbirimizi
sevmemizi, birbirimize şefkat ve merhamet göstermemizi emretmektedir. Bu
karşılıklı bağlılığın ve şefkatin derecesini anlayabilmemiz için Hz.
Peygamber (s.a.v) bize bir bedeni ve o bedenin herhangi bir organının
rahatsız olması durumunda meydana gelen değişiklikleri örnek
vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v) rahatsızlık durumunda vücudun tüm
organlarının o rahatsız organın şikâyetine uykusuz kalarak ve ateş
yükselterek birbirini iştirak etmeye çağırdığını ve bedenin o organın
rahatsızlığı duruncaya kadar bu çağrıya devam ettiğini anlatmaktadır.
Hz.
Peygamber (s.a.v), kendisine bahşedilen bir özellikle, yani ciltlerle
anlatılabilecek hakikatleri vecizelerle anlatma özelliği ile
(cevâmiu’l-kelim) şart ve hüküm cümlesi formunda vücutta olup biteni
bizlere anlatmaktadır. Şart fiili, “rahatsız olursa”, hüküm fiili “
birbirin çağırır” şeklindedir. Böylece ortaya ilim, dil ve belâgat
açısından mucize çıkmaktadır.
Bilimsel Mucize:
Hz. Peygamber’in (s.a.v) insan vücudunda meydana gelen
değişiklikleri olduğu gibi haber vermesi bilimsel bir mucizedir. Bu, on
dört asır sonra son zamanlarda keşfedilmiştir.
Dil Açısından:
Hadiste kullanılan kelimeler, vücutta meydana gelen şeyleri dildeki tüm
manalarıyla birlikte ifade etmektedir. Arap dilinde hastalık halinde
vücutta meydana gelen değişikliklerin gerçek mahiyetini tam olarak
kendisinde toplayan sadece iki kelime vardır. Bunlar “iştekâ=
rahatsızlandı” ve “tedââ= birbirini çağırdı” kelimeleridir. Vücutta
meydana gelen değişiklikleri anlatmak için dildeki başka fiilleri
araştırsak –meselâ- bir “tedââ” kelimesi yerine birkaç fiil kullanmak
zorunda kalırdık.
Hadisle Tıbbın Hangi Yönden Uyuştuğu
Hadisle tıp,
bilimsel olarak birbirine uymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v) hastalık
durumunda vücutta meydana gelen değişiklikleri anlatmaktadır ki bunlar
bilimsel olarak ancak son senelerde keşfedilmiştir.
Hz.
Peygamber (s.a.v) kendi zamanındaki bilim adamlarının bilmedikleri bir
gerçeği mi anlatmaktadır? Biz bu soruya evet diyoruz. Bu gerçeği ne
kendi zamanındaki ve ne de kendisinden bir asır sonra yaşamış bilim
adamları biliyordu. Hatta ondan on üç asır sonra yaşamış bilim adamları
da bilmiyorlardı. Nasılına gelince;
Eskiden
insanlar vücutta bir organ yaralandığında vücut ateşinin yükseldiğini
biliyorlardı. Evet bu, bilinen bir husustu. Uyuyamamaya gelince; bazı
durumlarda bunu da görmekteydiler. Ama bazen hasta iyileşmeye yüz
tutuncaya kadar zaman zaman uyuyordu.
Fakat hadis,
yaralı organın mecazî manada değil, gerçek manada rahatsız olduğunu ve
ilkin gerçek manada uykusuzluk meydana geldiğini, uykusuzluk kelimesinin
taşıdığı gerçek manayı yani bedenin bütünüyle uykusuz kaldığını haber
vermektedir. Çünkü (Bedenin diğer organları uykusuz kalarak ve ateşi
yükselerek birbirini o rahatsızlığa iştirak etmeye çağırır)
denilmektedir. İkinci olarak da ateş yüksekliğinden söz edilmektedir. Bu
kelime uykusuzluk kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Yüksek ateş,
-hasta uyuyor ve bilinci kapalı olsa bile- uykusuzluk başladıktan sonra
meydana gelmektedir! Hadisin zahirinden bizim anladığımız budur.
Vücut organları karşılıklı etkileşimde (hadisin deyimiyle çağrıda)
bulunmaktadır. “Tedâî= karşılıklı çağırma” sırf rahatsızlıkla birlikte
gerçekleşmektedir. Eğer rahatsızlık yoksa “tedâî” de olmaz. (Zaten
hadiste kullanılan ifade formu da ‘Rahatsız olunca…..karşılıklı
çağırmaktadır’ şeklindedir).
“Tedâî” Arap
dilinde dört anlam ifade eder:
1) Birbirini
çağırma,
2) Dört bin
yandan bir kimsenin üzerine çullanmak üzere toplanmak,
Nitekim
kelime bir hadiste bu ikinci manada şöyle kullanılmıştır: “Yemek
yiyenler birlikte yemek için birbirlerini çanaklarına çağırdığı gibi
başka milletlerin size hücum etmek üzere bir araya toplanacakları günler
yakındır” (Ebû Dâvûd, “Melâhim”, 5; Ahmed b. Hanbel, V, 278).
3 )Yıkılma
ve çökme:
Arap dilinde
“tedââ’l-binâu” deyimi bu manada kullanılmaktadır. Bunun manası, bina
birbiri üzerine yıkıldı ve yan tarafları ortasında bulunan bir nokta
üzerine çöktü, şeklindedir.
4)
“Tedââ’l-ceyşü li’l-harb”
cümlesinde kullanıldığı üzere “hazırlandı” manasına da gelir.
Şimdi
sorulması gereken soru şudur: Acaba bir organın rahatsız olması, hakiki
manada mı yoksa mecazî manada mıdır? Bir organ, dili olmadan nasıl
şikâyet eder? İnsanlar hadiste geçen “şekvâ= şikâyet, rahatsız olma”
kelimesinin hakiki manasında olduğunu anlıyorlar mıydı?
Yaralı
yerden ve hasta organdan çıkan sinirsel ve duygusal uyarıların beyne,
duyu ve istem dışı kumanda merkezlerine gittiğini, hasta organdan
dokularını tehdit eden bir tehlike meydana gelir gelmez ve akan ilk kan
damlasıyla veya yırtılan doku ya da dokularla hücreler arasına
toksinlerini gönderen mikropla birlikte kimyasal maddeler ve hormonlar
gönderildiğini, bu maddelerin beyinde ve canlı vücudun faaliyetlerini
kumanda eden hayatî organlarda bulunan merkezî bölgelere gittiği
şeklinde ilmin keşfettiği şeyin gerçek mahiyetini okuyan, evet bu
gerçekleri bilen kimseler bunun mecazî manada değil, gerçek manada bir
şikâyet olduğunu ifade etmekten başka çare bulamazlar. Aksi takdirde
neye “şikâyet” denir?
Bütün
bunlar, haber verme, bildirme ve yakınan kimsenin başına gelen belâ ve
zarara karşı imdat çığlığı değil midir? Dil açısından kimden şikâyetçi
olunur?
İnsan
şikâyetini, işlerin gidişatını kontrol ettiğini ve kendisini
kurtaracağını ve sıkıntısını gidereceğini düşündüğü kişiye yöneltmez mi?
Söz gelimi;
sağ kol hastalandığında insan şikâyetini sol kola veya sağ ayağı yapmaz.
Çünkü onlar, vücudun fonksiyonlarını o hastalıkla mücadeleye
yönlendiremez. Sinyaller, işaretler ve hormonlar hayati merkezlere yani
beyne gider. Vücudun kalan kısmını o rahatsız organa yardım için
yönlendirebilen organ odur.
Bir organ
rahatsız ve şikâyetçi olduğunda bedenin kalan kısmı onun rahatsızlığını
gidermek için birbirini çağırır: Bedende gerçekten de Arap dilinde
“tedâî” kelimesinin tüm manasıyla olup biten budur.
1)
Beden birbirini çağırmaktadır.
Duyu merkezleri uyanıklık merkezlerini, kontrol merkezi hypothamus
merkezlerini, onlar da hormonunu salgılaması için hipofiz bezini,
hipofiz bezi de hormonlarını salgılaması için iç salgı bezlerini
uyarmaktadır (hadisin deyimiyle çağırmaktadır). Bu hormonlar, vücudun
tüm organlarını bu çalışmanın baş tarafında anlatıldığı üzere şikâyetçi
organın imdadına koşmak için fonksiyonlarını seferber etmek üzere tahrik
eder ve çağırır (uyarır).
2)
Beden enerjilerini rahatsız olan
organın hizmetine vermek için uyarıda (çağrıda) bulunur. Meselâ kalp,
kan dolaşımını hızlı yapmak amacıyla kasılıp gevşemesini hızlandırır.
Aynı anda kan damarları vücudun sakin parçalarıyla birlikte büzülür.
Buna karşılık yaralı organı çevreleyen damarlar, ihtiyacı olan enerji,
oksijeni, mücadele edecek cisimleri, hormonları, yapıcı amino asitleri
taşıması için genişler. Amino asitler, karaciğer, iç salgı bezleri,
adaleler gibi değişik organların hülasasıdır. Bunun yanında depo edilmiş
yağların tümü, hasta organa hastalığa direnme ve iyileşmesi için ihtiyaç
duyduğu şeyleri vermek için gönderilir.
3)
Vücudun diğer kısmı bilfiil
yıkılıp çökme manasında birbirini uyarır (çağırır). İşe, yaralı organa
ihtiyaç duyduğu ve eksikliğini hissettiği şeyleri vermek için kendinden
vermek amacıyla yağ stokunu ve kasların etini (proteinler) yıkarak
(parçalayarak) başlar. Vücut, hastalık kontrol altına alınıncaya ve
hasta veya yaralı olan dokular kaynayıp iyileşinceye kadar bu yıkım
işlemine devam eder. Bilginler, her bir durum için yıkımın miktarını
hesap etmişler ve vücudun ağırlığından kaybının, organın yaralanma ve
hastalığının şiddetiyle uyumlu olduğunu bulmuşlardır. Bu amaçla tıp
kitapları bir takım cetveller geliştirmişlerdir. Sözünü ettiğimiz bu
yıkım işleminin vücudun tam olarak çöküntüye gitme derecesine kadar
ulaşabildiğini, şiddetli yaralanmalarda ise ağırlığının yarısını
kaybettiğini keşfetmişlerdir. Hatta durum kişinin ölümüne kadar
bile varabilmektedir. Buna “Aşırı yıkım durumu” (Hyper catabolic state)
denilmektedir.
“Uykusuzluk
(hadisin deyimiyle ‘seher’)” ise tam manasıyla mevcuttur. Hatta hastanın
gözü uyusa veya hasta bilincini yiterse bile vücudun bütün sistemi, kan
dolaşımı, metabolik faaliyetleri, solunum sistemi, böbrekler ve kalp,
hastalık esnasında sürekli bir uykusuzluk (uyanıklık) içinde olmaktadır.
Bununla şunu kastediyoruz: Tüm organlar, hasta olan organın rahatsızlığı
gidinceye kadar gece-gündüz, uyanık durumdakine eş bir faaliyet içinde
ve daima uyanık olurlar.
Yüksek
ateşin (hummâ) kaynağını, mekanizmasını ve bazı faydalarını ilmî bir
araştırma şeklide görmüş bulunmaktayız. Bunun vücudun rahatsız olan
organ için uykusuz kalarak (seher) ve yüksek ateşle ( hummâ) diğer
organlara uyarıda bulunmak buna iştirake çağırmak demek olduğunu da
görmüş bulunmaktayız.
Bilim,
vahyin zahiri ve batını ile çelişen veya ondan uzak bir yoldan giden bir
tek hakikat keşfetmemiştir. Aksine vahiy, vücutta olup biten şeyin
gerçek mahiyetini hassas, kuşatıcı ve kapsayıcı bir şekilde
anlatmaktadır. Dahası cahil bir kişinin gerçeği mecaz veya kinaye olarak
anlaması mümkün olan hususu, modern ilim tevile ihtiyacı olmayan
gerçekliği olan bir hakikat olarak açıklamıştır.
Hz.
Peygamber (s.a.v) bu gerçeği bize Müslümanların birbirlerini karşılıklı
sevme, şefkat ve merhamet etmede olmamız gereken bir tarzı açıklarken
haber vermektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) Müslümanların birbirlerini
karşılıklı olarak sevme, şefkat ve merhamet etmelerini hangi derecede
istediğini anlamak isteyenlerin, bunu tıp ve anatomi uzmanlarına
sormaları ve hastalık ve yaralanma karşısında bir vücudun nasıl
davrandığını araştırmaları gerekir. İnsan vücudun verdiği reaksiyon
miktarını öğrenmeli ve bunun üzerinde düşünmeli, dinin maksadını, emrini
öğrenmeli ve Müslümanlar arasındaki karşılıklı şefkat ve sevginin bu
derecede olması gerektiğini bilmelidir. “Kendi nefislerinizde de
öyle. Görmüyor musunuz)” (Zâriyât, 51/21) buyuran yüce Allah ne
kadar doğru söyler!
İnsanı
hayrette bırakan şeylerden birisi, batılı bilginlerin vücudun bir
tehlikeye veya hastalığa maruz kalması durumunda sinir sistemine kendi
dillerinde bir isim vermeleri ve bununla bu sistemin fonksiyonunun
gerçek mahiyetini anlatmış olmalarıdır. Bu isim (Sympathetic) tir. Bu
kelimenin serbest tercümesi, karşılıklı seven, şefkat ve merhamet
gösteren kişi demektir. Bu da doğru söyleyen ve doğru söylediği
doğrulanan Hz. Peygamber’in (s.a.v) verdiği ismin aynısıdır. Arap
dilinde insan vücudunda bu sinir sisteminin ifa ettiği şeyin gerçek
mahiyetini anlatan bir başka kelime daha yoktur. Yine Arap dilinde
batılı bilginlerin bu sistem için verdikleri ismi tercüme etmeye
elverişli bir başka sözcük daha yoktur. Bilginler bu ismi bizzat
gözlemlerine ve araştırmalarına dayanarak sistemin gerçek fonksiyonunu
anlatmak üzere türetmişlerdir. Onların anlattıkları şey, Hz.
Peygamber’in (s.a.v) anlattığına uygun, verdikleri isim de hadiste geçen
sözcüklerin tercümesidir. Makaleyi Yüce Allah’ın ifadesiyle bitirelim: “O
arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası
değildir. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail)
öğretti” (Necm, 53/3-5).
KAYNAKÇA
1.
Fethu’l-Bâri
2. Sahih
Müslim
3. Begavî,
Şerhu’s-Sünne
4.
Kamusu’l-Muhît
5. İbn
Manzûr, Lisanu’l-Arab
6. Dünya
Sağlık Örgütü, Arap Doktorlar Birliği, Tıp Terimleri Sözlüğü
(İngilizce-Arapça-Fransızca)
7.
El-Munazzamatu’l-Arabiyye li’t-Terbiyeti ve’s-sekafe.1983
8. Carol,
Mattson and Porth, ed. j.b Lippincot Company Philadelphia –London-
(stress and adaptation p.26)
9. Guyton a,
Text Book of Medical Physiology 6 th ed, Philadelphia Wb Saumders 1984.
10.
Rose r.m, Endocine Response to Slressfe Psychalogicai Events.
Pyschiatric Clincs of North America 3;251, 1980.
11. E.J Moron Compell/ C.J.
Dikinson / Jdh Slater, Crw Edwards/ Ek Sikora Clinical Physiology 5 th
Editionk Blackwell Scientijei Publicationk Oxford, London, ed. 1984. |