|
(æóÇáÓøóãóÂÁö
ĞóÇÊö ÇáÑøóÌúÚö)
“DÖNÜŞLÜ GÖĞE ANDOLSUN.”
Dr. Zağlûl en-Neccâr
Târık sûresinin ortasında geçen bu ayet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’deki
yemin (kasem) ayetlerindendir. Kur’ân’da yemin, o yeminin ilgili olduğu
konunun ehemmiyetine dikkatimizi çekmek için gelmektedir. Yoksa Allah’ın
(c.c) yemin etmeye ihtiyacı yoktur. Burada göğe ve onun sıfatlarından
özel bir sıfata yemin edilmiştir. Bu da onun “dönüşlü” olmasıdır.
Bu
konuda Kur’ân’ı tefsir eden âlimler şöyle demişlerdir: Göğün dönmesi,
yağmurdur. Çünkü yağmura “ÑÌÚ”,
yani “dönüş” de denilmiştir. Çünkü su buharı, Allah’ın izniyle, yerden
göğe yükselir, orada yoğunlaşır ve yere yağmur olarak geri döner. Bu,
devamlı olarak tekrarlanan ve yenilenen bir hadisedir. Burada “ÇáÑÌÚ”
lafzı, “döndü” ve “geri döndü” manasındaki “ÑÌÚ”
fiilinden alınmıştır. Bu yüzden yağmura “ÃæÈ”
ismi verildiği gibi “ÑÌÚ”
ismi de verilmiştir. Çünkü “ÇáÑÌæÚ”,
yani dönmek, başlanan yere tekrar geri gelmektir.
Biz bu çıkarımın doğruluğunu kabul etmekle birlikte geriye mantıkî bir
soru kalmaktadır: “Göğün dönmesi” tabirinden maksat sadece
yağmursa neden Kur’ân-ı Kerîm “ÇáÑÌÚ”
dönüş lafzını “ÇáãØÑ”
yağmur lafzına tercih etmiştir? Neden Kur’ân’da “Dönüşlü göğe
andolsun.” ifâdesi yerine “Yağmurlu göğe andolsun.”
ifâdesiyle yemin edilmemiştir?”
Yeryüzünde hayatın devamlılığı için yağmurun çok büyük ehemmiyeti
vardır. Fakat açık bir şekilde bellidir ki bu ayet-i kerîmedeki “ÇáÑÌÚ”
“dönüş” lafzının, yağmurun inmesinin çok ötesinde anlamları
vardır. İşte bu anlamlar, göğün sıfatlarından olan bu sıfat üzerine
yemin edilmesine konu olmuştur. Yemin edilmesindeki amaç bu sıfatı
yüceltmek ve kıymetini artırmaktır. Şu halde ayetteki “ÇáÑÌÚ”
dönüş ile kastedilen nedir?
Görünen o ki -en iyisini Allah bilir- buradaki “ÇáÑÌÚ”
dönüşün manalarından birisi de “ÇáÇÑÊÏÇÏ”
geri vermek ve geri çevirmektir. Yani göğün bariz sıfatlarından birisi
de onun “geri verişli” olmasıdır. Bunun manası şudur: Gök yerden
yükselen şeylerin çoğunu tekrar yere geri çevirir, göğün yüksek
tabakalarından üzerine inen şeylerin çoğu indiği yere tekrar geri döner.
Şu halde geri dönüşlü olmak göğün asıl sıfatlarındandır. Bu sıfatı ona
kâinatı yaratan ve eşsiz bir şekilde var eden vermiştir. Göğün bu sıfatı
olmasaydı yeryüzünde hayat mümkün olmazdı. İşte bu yüzdendir ki
Kur’ân’ın göğün bu özelliğine yemin etmesi, onun ehemmiyetini
vurgulamak, yaratılmasındaki ve gerçekleştirilmesindeki hikmeti
hatırlatmak içindir.
“ÇáÑÌÚ”
(ER-RAC‘) KELİMESİNİN ARAP DİLİ’NDEKİ YERİ
Arap Dili’nde “geri döndü, dönüyor/döner, dönmek” manasına “ÑÌÚ
íÑÌÚ ÑÌæÚğÇ”, başkasını geri döndürmek ve geri
çevirmek manasına “şÑÌÚå”
veyâ “ÃÑÌÚå”
denir. “ÇáÑÌæÚ”
başlanan yere geri dönmektir. “Geri çevirdi, geri çeviriyor, geri
çevirmek” manasına “ÑÌÚ íÑÌÚ ÑÌÚğÇ
æÊÑÌíÚğÇ” denildiği gibi “ÑÌÚåş,ş
íÑÌÚå ÑÌÚğÇ” da denir. Şu halde lügat bakımından
“ÇáÑÌÚ”, geri
dönmek, geri vermek, geri çevirmek, dönüş, yüz çevirmek, faydalılık,
iâde gibi manalara gelir. Bu yüzden hava yeryüzünden aldığı suyu devamlı
olarak geri verdiği için yağmura “ÑÌÚ”
denir. Nitekim gölet, kendisini dolduran yağmura nisbet edilerek ona da
“ÑÌÚ” denir.
Ya da gölete bu ismin verilmesi, dalgalarının ileri geri gidip gelmesi
ve olduğu yerde sık sık gelip gitmesi sebebiyledir. Bu konuda Yüce
Allah’ın (c.c) şu sözüne dayanılır: “Dönüşlü
göğe andolsun.” (Târık, 86/11) yâni “yağmurlu
göğe andolsun” demektir. Bu ifâdenin manasının “faydalı”
demek olduğu da söylenmiştir.

“Tekrarladı, tekrarlıyor/tekrarlar, tekrarlamak” manasına “ÑÌÚ
íÑÌÚ ÊÑÌíÚğÇ” da denir. Şu halde “ÇáÊÑÌíÚ”,
okurken ve şarkı söylerken boğazda sesi titretmektir. Ezandaki tercî‘
(sesi titretmek) de buradan gelmektedir. Sözdeki her tekrar “ÑÌÚ”
ve “ÑÌíÚ”
diye isimlendirilir. Manası ise “ãÑÌæÚ”
yâni tekrarlanan, titretilen demektir. Yine “ÇáÑÌÚ”
sesin yankı yapmasıdır. Yine “ÑÇÌÚ”,
yâni geri döndü/yeniden başladı/tekrarladı denir. “ÇáãÑÇÌÚÉ”
geri dönmek/yeniden başlamak/tekrarlamak demektir. “ÑÇÌÚåş
ÇáßáÇã” yâni onun sözüne karşılık verdi denir.
“ÇáÑÌÚÉ”
Ric‘at, talaktan dönmektir. Yine öldükten sonra dünyaya dönmek anlamı da
vardır. “ÑÌÚÊşş Úä ßĞÇş ÑÌÚğÇ
æşÑÌæÚğÇ” “Şundan geri döndüm, yâni kabul
ettikten sonra onu reddettim” denilir. “ÑÌÚÊş
ÇáÌæÇÈ” Cevap verdim demektir. “ÇáãÑÌÚ”
ve “ÇáÑÌÚí”,
“ÇáÑÌæÚ” yâni
dönmek/dönüş demektir. Nitekim ayetlerde bunların misalleri şöyle
geçmektedir:
(Åöáóì Çááøóåö ãóÑúÌöÚõßõãú ÌóãöíÚğÇ)ş
“Hepinizin dönüşü
Allah’adır.” (el-Mâide, 5/48)
(æóßóĞóáößó äõİóÕøöáõ ÇáÂíóÇÊö
æóáóÚóáøóåõãú íóÑúÌöÚõæäó) “Belki
doğru yola dönerler” yâni günahtan dönerler
veyâ Allah Teâlâ’ya ve O’nun hidayetine geri dönerler “diye
ayetleri böylece uzun uzadıya açıklıyoruz.”
(el-Arâf, 7/174)
(İóäóÇÙöÑóÉñ Èöãó íóÑúÌöÚõ ÇáúãõÑúÓóáõæäó)
“…bakayım elçiler ne ile dönecekler.”
ya da “ne cevapla dönecekler.” (en-Neml, 27/35)
(íóÑúÌöÚõ ÈóÚúÖõåõãú Åöáóì ÈóÚúÖò
ÇáúŞóæúáó) “birbirlerine
söz atarlarken…” (Sebe’, 34/31) yâni
birbirlerini kötülerlerken…
(Ëõãøó Êóæóáøó Úóäúåõãú İóÇäÙõÑú ãóÇĞóÇ
íóÑúÌöÚõæäó) “…sonra
onlardan biraz öteye çekil de bak, neye başvuruyorlar (ne yapacaklar).”
(en-Neml, 27/28)
“áíÓ
áßáÇãåş (şãÑÌæÚş)ş” yâni “Onun sözünün karşılığı
veyâ cevâbı yoktur.” denir. “æÏÇÈÉ
áåÇş (şãÑÌæÚş)ş” demek, hayvanın kullanıldıktan
sonra satılması mümkün olur manasına “Geri verileceği kimse vardır.”
demektir. “ÇáÑÇÌÚ”,
kocası ölüp âilesinin yanına geri dönen kadın demektir. (Boşanan kadına
ise “ãÑÏæÏÉ”
yâni geri çevirilmiş denir.)

Bulutlarla
ve rüzgarlarla dünyanın etrafını saran gaz örtüsünün (atmosferin) resmi
“ÇáÇÓÊÑÌÇÚ”
geri almak/geri istemek, “ÇáÊÑÇÌÚ”
geriye çekilmek veya bir işten dönmektir. “(şÇÓÊÑÌÚş)ş
İáÇä ãäå ÇáÔíÁ” Fülan ondan bir şeyi aldı, yâni
ona daha önce verdiği bir şeyi ondan geri aldı denir. “(şÇÓÊÑÌÚş)ş
ÚäÏ ÇáãÕíÈÉ” yâni başına bir musîbet geldiğinde “ÅöäøóÇ
áöáøóåö æóÅöäøóÂ Åöáóíúåö ÑóÇÌöÚõæäó” “Biz
Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz.” (el-Bakara, 2/156) dedi.”
demektir. “ÇáÑÌíÚ”
kusma veya çirkin söz demektir. Hem insanlarda hem de hayvanlarda karnın
ağrımasından kinâye olarak kullanılır. “ÇáÑÌæÚ”
mastarından alınmıştır ve fâil manasınadır. Ya da “ÇáÑÌÚ”
mastarından alınmıştır ve mef‘ûl manasınadır. “ÇáÑÌíÚ”
sâhibine iâde edilen veyâ tekrarlanan söz demektir.
MÜFESSİRLERİN GÖĞÜN DÖNÜŞLÜLÜĞÜ İLE
İLGİLİ AÇIKLAMALARI
“Dönüşlü göğe andolsun.”
(et-Târık, 86/11) ayetinin tefsîrinde İbn Kesîr göğün dönüşünün yağmur
demek olduğunu zikreder. İbn Abbâs “dönüş”ün yağmurlu bulut
olduğunu belirtir. İbn Kesîr, “dönüşlü gök” konusunda Katâde’nin
görüşüne de işâret eder: Gök, her yıl kulların rızkını yeniler. Eğer
böyle olmasa onlar ve hayvanları helâk olur. Sâbûnî de tefsirinde aynı
manaları zikreder. Fî Zılâli’l-Kur’ân müellifi Şehit Seyyid Kutub
şu sözleriyle bu manayı destekler: “ ‘Dönüş’ yağmurdur. Gök onu
tekrar tekrar döndürür.” Mahlûf konuyla ilgili şunları belirtir: “Dönüşlü”
yâni yağmurlu “göğe andolsun.” Yağmura “dönüş”
adı verilmiştir. Çünkü bulutlar denizlerin ve nehirlerin buharlarından
meydana gelen suyu taşır, sonra da onu yağmur olarak yeryüzüne geri
döndürür. Yâhut da bunun dönüyor ve tekerrür ediyor olması sebebiyledir.
O zaman kelime “ÑÌÚ”
kökünden gelmektedir. Bu yüzden ona “ÃæÈ”
dönüş ve “ÊßÑÑ”
tekerrür adı da verilir. İşte bu seçilen Kur’ân-ı Kerîm
tefsirlerinin müellifleri, burada dönen ve tekerrür eden yağmurlu göğe
yemin edildiğini söylemişlerdir.
KUR’ÂN-I KERÎM’DE “ÑÌÚ”
FİİLİ
Kur’ân-ı Kerîm’de “ÑÌÚ”
fiili, türetilmişleriyle birlikte aşağıdaki sıyğalarda yüz dört (104)
defa geçer: “ÑÌÚ,ş ÑÌÚÊãş,ş ÑÌÚßş,ş
ÑÌÚäÇş,ş ÑÌÚäÇß,ş ÑÌÚæÇş,ş ÃÑÌÚş,ş ÊÑÌÚæäåÇş,ş ÊÑÌÚæåäş,ş íÑÌÚş,ş
íÑÌÚæäş,ş ÇÑÌÚş,ş ÃÑÌÚäÇş,ş ÇÑÌÚæÇş,ş ÃÑÌÚæäş,ş ÇÑÌÚíş,ş ÑÌÚÊş,ş ÊÑÌÚş,ş
ÊÑÌÚæäş,ş íÑÌÚş,ş íÑÌÚæäş,ş íÊÑÇÌÚÇş,ş ÑÌÚş,ş ÇáÑÌÚş,ş ÑÌÚåş,ş ÇáÑÌÚìş,ş
ÑÇÌÚæäş,ş ãÑÌÚßãş,ş ãÑÌÚåã”
Bunlar içinde “ÑÌúÚ”
lafzı, aşağıdaki şekilde üç kere gelmiştir:
“ÃóÁöĞóÇ
ãöÊúäóÇ æóßõäøóÇ ÊõÑóÇÈğÇ Ğóáößó ÑóÌúÚñ ÈóÚöíÏñ”
“Bu, uzak bir dönüştür.”
(Kaf, 50/3)
“Åöäøóåõ
Úóáóì ÑóÌúÚöåö áóŞóÇÏöÑñ” “O
(Allâh), onu tekrar döndür(üp yarat)mağa kâdirdir.”
(et-Târık, 86/8)
“æóÇáÓøóãóÂÁö
ĞóÇÊö ÇáÑøóÌúÚö” “Dönüşlü
göğe andolsun.” (et-Târık, 86/11)
Bu
ayetlerin hepsinde de dönmek, geri gelmek, dönüş, geri çevirmek ve iâde
etmek manasınadır. Bunların “Dönüşlü
göğe andolsun.” (et-Târık, 86/11) ayetindeki
“dönüş”ün neye işaret ettiğini anlamamıza yardımcı olması
imkansızdır. Bu ifâde, insan ve hayvanların alıp verdikleri nefesler ve
bitkilerin fotosentezi yoluyla yer yüzeyinden buharlaşan suyun geri
dönüşünden daha geniş ve kapsamlı bir manaya sâhiptir. Aksi halde burada
yağmurlu göğe yemin edilmiş olurdu.
ARAP DİLİ’NDE “ÇáÓãÇÁ”
(SEMA) KELİMESİ
Lügat bakımından “ÇáÓãÇÁ”
kelimesi, yükseklik ve yücelik manasına gelir. Yükseldi,
yükseliyor/yükselir, yükselmek, yüksek veya yüce manasına “(şÓãÇş,ş
íÓãæş,ş ÓãæøğÇş),ş İåæ (ÓÇãò)” denilir. Çünkü
“sîn, mîm ve vâv” yükseklik ve yüceliğe delâlet eden bir köktür.
Yükseklik ve yüceliği vurgulamak için yükseldin, yüceldin manasına “ÓóãóæúÊ
æóÓóãóíúÊ” denilmektedir. Buna göre her şeyin
semâsı yukarı tarafıdır. İşte buradan hareketle “Senden yüksek olan ve
seni gölgeleyen her şey semâdır.” denilmiştir. “ÇáÓãÇÁ”
lafzı Arapçada hem müzekker hem müennes (dişi ve erkek) kabul edilir.
Gerçi müzekker kabul edilmesi istisna sayılır. Çoğulu, Kur’ân-ı Kerîm’de
de geldiği üzere “ÓãÇæÇÊ”tır.
Çoğulunun başka sıyğaları da vardır, fakat onlar az kullanılır.
Dil ile ilgili bu tariften hareketle yüksek olduğu için evin tavanına “ÓãÇÁ”
denilmiştir. Yüksekliği sebebiyle buluta da “ÓãÇÁ”
denilmiştir. Buluttan inen yağmur ve semânın suyu ile bittiği için ot
hakkında da istiâre yoluyla bu isim kullanılır.
Bize göre “ÇáÓãÇÁ”:
kâinâtta yeryüzünün karşısında bulunan her şeydir. Ondan maksat
etrafımızdaki bu yüksek âlemdir. İrili ufaklı yıldızları, ayları,
kuyruklu yıldızları, gök cisimlerini, burçları, kâinâtı açık ve görünür
şekilde veya gizli ve görünmez şekilde dolduran diğer türlü madde ve güç
kaynakları gibi muhtelif semâvî varlıkları içine alır.
Her şeyin yaratıcısı olan yüce Allah (c.c) göğü yaratmış ve
görebileceğimiz bir direk olmadan onu yükseltmiştir. Meleklerden ve
bilmediğimiz mahlûkattan, göğü imar eden varlıklar yaratmıştır. Onu cin
ve insanlardan kendisine itaatten çıkan her azgın şeytandan korumuştur.
İçinde bulunanlarla birlikte kâinata vâris olana kadar Allah Teâlâ’nın
koruması ile korunmuştur.
KUR’ÂN-I KERÎM’DE SEMÂ
“ÇáÓãÇÁ”
lafzı Kur’ân-ı Kerîm’de üç yüz on defa geçer. Bunlardan yüz yirmisi
tekil olarak “ÇáÓãÇÁ”
şeklinde, yüz doksanı ise çoğul olarak “ÇáÓãÇæÇÊ”
şeklindedir. Çoğunluğu teşkil eden çoğul hali yeryüzünün etrafındaki
mahlukata, yâni kâinâtın tamamına işâret etmektedir. Tekil halde
olanlarının otuz üçü ile de bulutlar, rüzgarlar ve diğer parçalarıyla
yeryüzünün etrafını saran gaz örtüsü (atmosfer) anlaşılır. Seksen
ikisinden ise çoğunlukla dünya semâsı, bâzen da kâinât anlaşılır.
Allah’ın kitabında ‘gökler, yer ve ikisi arasında bulunanlar’a
yirmi yerde işâret edilmiştir. Baskın olan görüşe göre “gökler ve yer
arasında bulunanlar”dan maksat genel olarak yeryüzünün etrafını
saran gaz örtüsü/atmosferdir. Özellikle onun en alt tabakası olan iklim
kuşağıdır. Bunun dayanağı ise Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: “yer
ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları…”
(el-Bakara, 2/164)
Bulutlar, ekvator çizgisinde deniz yüzeyi seviyesinin üzerinde kalınlığı
16 km.yi geçmeyen iklim kuşağında hareket eder. Dünyanın etrafındaki gaz
örtüsünün/atmosferin çoğunluğunu (kütlesinin %75’ini) oluşturur.
Kur’ân-ı Kerîm birçok ayette ‘gökten indirmek’ten bahseder.
Açıktır ki burada kastedilen gök, bulut veya bilimsel olarak “iklim
kuşağı” diye bilinen ve bulutları içeren kuşaktır.
KOZMİK
BİLİMLER VE GÖĞÜN DÖNÜŞLÜLÜĞÜ
Târık sûresindeki “Dönüşlü göğe
andolsun.” (et-Târık, 86/11) ayetinden maksat
hava/iklim kuşağı gibi katmanlarından birisi veya bütün katmanlarıyla
dünyanın etrafını saran gaz örtüsü/atmosferse onunla ilgili araştırmalar
ortaya koymuştur ki yeryüzünden atmosfere maddenin ve enerjinin türlü
şekillerinde yükselen şeylerin (son derece küçük toz parçacıkları, su
buharı, Karbonoksit (CO) ve Karbondioksit (CO2)
gazlarının çoğu, Nitrojenoksit, Nişadır, Metan ve diğerleri, kızıl ötesi
ışınların sıcaklık dalgaları, radyo dalgaları, ses dalgaları, ışık
dalgaları, manyetik dalgalar ve diğerleri gibi) çoğu tekrar yeryüzüne
dönüp geri gelir.
Aynı şekilde yeryüzünün etrafını saran gaz örtüsünün/atmosferin üzerine
düşen madde ve enerji şekillerinin çoğu, yüce Allah’ın (c.c) bizi ve
dünyadaki çeşitli hayat şekillerini korumak için hazırladığı çok
sayıdaki türlü koruma kuşakları vâsıtasıyla ondan dönüp gider.
Bu
kutsal sûredeki “Dönüşlü göğe andolsun”
ayetinden maksat, yüce olan Rabbimizin yıldız ve gezegenlerle süslediği
Dünya semâsının tamamıysa, astronomi ilimleri ortaya koymuştur ki gök
cisimlerinin hepsini Allah Teâlâ kozmik dumandan (göğün dumanından)
yaratmıştır. Bu duman ise büyük patlama neticesinde ortaya çıkmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm bu patlamayı fetk (ayırma) ya da fetku’r-ratk
(bitişik olanın ayrılması) diye isimlendirir. Yine astronomi ilimleri
ortaya koymuştur ki dünya semasındaki bütün cisimler, sonuç olarak
patlama veya yayılma yoluyla semânın dumanına dönüştükleri bir hayat
döngüsünden geçer. Bu semâvî dumandan yeni cisimler oluşur. Bu cisimler
madde ve enerji ile gök cisimleri ve dumanı arasında döngülerini sürekli
tekrarlar. (Yıldızlar arasında yayılan madde bir galakside, galaksilerde
ve galaksilerin farklı topluluklarında, nebulalarda olup dünya semasının
genişliğindedir. Belki de sâdece dünya semâsından çok az bir kısmını
bilebildiğimiz kâinâtın tamamındadır.) İşte bu, XX. yüzyılın sonlarında
yıldızların hayat döngüsü keşfedilene kadar bilginlerin idrâk
edemedikleri dönüş şekillerinden göz kamaştırıcı birisidir.
“Dönüşlü göğe andolsun.”
ayetiyle kastedilen ister yukarıda geçen iki şekilden birisi, isterse
her ikisi olsun bu, bilginlerin ancak birkaç on yıl önce anladıkları
kozmik bir hakîkatle ilgili Kur’ân’ın önceden bildirdiği bir husustur.
İşte bu Kur’ân-ı Kerîm’in her şeyi yaratan Allah’ın (c.c) kelâmı
olduğuna şâhitlik eden hususlardandır. Yine Hz. Muhammed’in (a.s) vahiy
alıp gökleri ve yeri yaratan tarafından kendisine ilim verildiğine
şâhitlik etmektedir.
YERYÜZÜNÜ SARAN GAZIN/ATMOSFERİN
KATMANLARI
Yeryüzünü kalınlığı birkaç bin kilometre olarak ölçülen bir gaz
örtüsü/atmosfer çevreler. Atmosferde basınç deniz seviyesinde yaklaşık
santimetre küpe bir kilogramdır (1.0336 kg/cm3). Yükseklikle
birlikte deniz yüzeyi seviyesinin üzerinde yaklaşık altmış kilometre
yükseklikte sıfıra yakına düşer.
Yeryüzünü saran bu gaz örtüsü/atmosfer sıcaklık derecesi dikkate
alınarak alttan yukarıya doğru aşağıdaki şekilde birkaç tabakaya
ayrılır:
1- Troposfer (TheTroposphere):
Hava değişiklikleri katmanı (hava katmanı veyâ dönüş katmanı)
Ekvator çizgisi üzerinde deniz yüzeyinden 16 kilometre yüksekliğe kadar
uzanır. Kutupların üzerinde kalınlığı 10 kilometreye kadar düşer. Orta
enlem çizgilerinin üzerinde bundan da aşağıya (7-8 km.) düşer. Hava
ekvator çizgisinden kutuplara doğru hareket ettiğinde ortadaki bu eğime
iner ve hızı artar. Dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya
hareketi hava kütlelerini genel olarak doğuya doğru büyük bir hızla
çekip zorlar. Bu hava akımından “jet akımı (The Jet Stream)” adıyla
bilinen cereyan meydana gelir. Bu katmanda yükseldikçe sıcaklık sürekli
olarak düşer. Ekvator çizgisinin üzerinde en üst seviyesinde ise sıfırın
altında altmış dereceye (-60 C0) ulaşır. Bu ise yer
yüzeyinden uzaklığı sebebiyledir. Yer yüzeyi güneş battıktan sonra bu
tabakanın ısıtılmasını sağlar. Yer yüzeyi güneş ışınlarının yaklaşık
%47’sini emer ve böylece gündüz esnasında sıcaklığı artar. Güneş batınca
kızıl ötesi ışınlar şeklinde emdiği sıcaklığı yeryüzünün etrafını saran
gaz tabakasına/atmosfere, özellikle bulutlardaki su buharına ve gaz
halinde bulunan karbondioksit (CO2)
parçacıklarına doğru yaymaya başlar. Bulutlar bu ışınlardan %98’ini
sıcaklık olarak geri çevirir. Eğer böyle olmasaydı sadece güneşin
batmasıyla yeryüzü, üzerindeki türlü hayat şekilleriyle birlikte
donardı.
Bulutların sıcaklığı geri çevirmesi ancak XX. yüzyılın son yıllarında
anlaşılmıştır. Sıcaklığın kaynağı olan yer yüzeyinden uzaklık yüzünden
yükseklikle birlikte hava değişiklikleri tabakasının sıcaklığı düşer.
Nitekim dönüş tabakasının en üst kısmında hava basıncı, onda bire düşer.

Göğün
dönüşünün kaynaklarından olan bulutların resmi

Yeryüzünü
kuşatan atmosfer tabakası ve yükseklikle birlikte onda sıcaklık
bakımından değişiklik meydana gelmesinin resmi

Yeryüzünü
kuşatan atmosferin bazı tabakalarının resmi

Yeryüzünü
kuşatan atmosferin radyasyon tabakası
Soğuk hava kütlesi başka bir sıcak hava kütlesinin üzerinde estiği zaman
soğuk hava aşağıya iner, bu arada sıcak hava bu tabakada sürekli akımlar
oluşturarak yukarı yükselir. Bu tabakaya troposfer adının verilmesi, bu
kelimenin Yunanca aslının bu hususu ifâde etmesi sebebiyledir.
Atmosferin tabakalarından bu aşağı tabakada sürekli olarak sıcaklık
düşüşü olmasaydı sâdece yanardağların ağızlarından su buharlarının çıkıp
gitmesiyle yeryüzü sularını kaybederdi ve yeryüzünde hayat imkansız hâle
gelirdi.
2- Stratosfer (The Stratosphere):
Hava değişiklikleri kuşağından başlayıp deniz yüzeyi seviyesinin üstünde
elli kilometre yüksekliğe kadar uzanır. Sıcaklık en alt kısmında sıfırın
altında altmış dereceden en üst kısmında sıfır dereceye kadar yükselir.
Bu katmanın alt kısmında (yaklaşık 18-30 km. yükseklikte) toplanan,
“ozon tabakası veya kuşağı (Ozonosfer, The Ozonosphere)” adıyla bilinen
ve özel bir tabaka oluşturan ozon parçacıkları vasıtasıyla güneşten
gelen mor ötesi ışınların emilmesi ve dönüştürülmesi sıcaklığın
yükselmesine sebep olur.
3- Mezosfer (The Mesosphere):
Orta tabaka
Stratosfer tabakasının üstünden deniz yüzeyi seviyesinin üstünde 80-90
kilometre yüksekliğe kadar uzanır. Bu tabakada sıcaklık sıfırın altında
yüz yirmi dereceye kadar düşer.
4- Termosfer (The Thermosphere):
Mezosfer tabakasının üstünden deniz yüzeyi seviyesinin birkaç yüz
kilometre yüksekliğine kadar uzanır. Bu tabakada sıcaklık deniz yüzeyi
seviyesinin üstünde yüz yirmi kilometrede sürekli olarak beş yüz
santigrat dereceye kadar yükselir. Bu sınırdan deniz yüzeyi seviyesinin
üstünde bin kilometreden daha fazlasına kadar sıcaklık sâbit kalır.
Fakat güneşteki lekelerin harekete geçtiği dönemlerde 1.500 santigrat
dereceye sıçrar.
Bu
tabakanın bir bölümünde (deniz yüzeyi seviyesinin yüz-dört yüz kilometre
yukarısında) gaz örtüsünün/atmosferin parçacıkları, güneşten gelen mor
ötesi ve x-ray ışınlarının etkisiyle iyonlaşır. Bu yüzden de iyonosfer
(The Ionosphere) diye isimlendirilir.
İyonosfer tabakasının üstü, termosfer tabakasının dış tarafı, “ekzosfer
(The Exosphere)” yâni dış tabaka olarak bilinir. Bu tabakada basınç
azalır, göğün dumanıyla birbirine karışma artar. Bu tabaka dış uzaya
geçiş olarak da bilinir.
5- Radyasyon Kuşakları (The Radiation
Belts):
Hilal şeklinde yeryüzünü tamamen saran çift kuşaklardan ibârettir.
Ekvator çizgisi civarında kalınlığı artar, kutuplarda ise iyice incelir.
Yeryüzünün manyetik alanının yakaladığı çok sayıda proton ve elektronu
ihtivâ eder. Bu kuşaklardan içeride olan çift, deniz yüzeyi seviyesinin
üstünde 3.200 kilometre civarında yoğunlaşır. Bu kuşaklardan dışta olan
çift ise deniz yüzeyi seviyesinin üstünde 25.000 kilometre civarında
yoğunlaşır.
GÖĞÜN DÖNÜŞLÜLÜĞÜNÜN BAZI ÖRNEKLERİ
“Dönüşlü göğe andolsun.”
(et-Târık, 86/11) ayet-i kerîmesindeki “gök” ile dünyayı saran gaz
tabakasının (atmosfer) kastedildiğini dikkate aldığımızda göğün
dönüşünün aşağıdaki şekillerini bulmaktayız:
1- Hava Titreşimlerinin Dönüşü
(Sesler ve Yankıları)
Yeryüzünün gaz örtüsünün (atmosfer) en alt tabakası (hava değişiklikleri
kuşağı) atmosferin kütlesinin %75’ini meydana getirir. Esas itibariyle
nitrojen (toplam hacmin %78’i), oksijen (toplam hacmin %21,95’i), az
miktarda su buharı, karbondioksit, ozon, bazı toz parçacıkları, az
yoğunlukta hidrojen, argon, helyum ve bazı kükürt bileşiklerinden
oluşur.
Bu
tabakanın kimyasal bileşimi ve fiziksel özellikleri, dünyadaki hayatın
esas zorunluluklarından kabul edilir. Bunlardan birisi işitebilmektir.
Dönüş tabakasının bu belirli gaz yoğunluğu olmasaydı sesler ve ses
yankıları için çıkarılan titreşimlerin duyulması mümkün olmazdı. Ses
tellerimiz titrediğinde onların titreşimi havada basınçlar oluşturur.
Bunlar havada hareket eden dalgalar şeklinde etrafımıza her yöne
yayılır. Katı cisimlere çarpar ve ses yansıması şeklinde geri döner ya
da başka kimselerin kulak zarı bu sesleri algılar. Böylece onların
açıkça duymalarını mümkün kılan titreşimler ve akisler meydana gelir.
Eğer bu katmanın belli kimyasal bileşimi ve fiziksel özellikleri
olmasaydı birbirimizi işitemezdik ve hayat imkânsız olurdu. Bunun sebebi
ise sesin, ses dalgalarını nakledebilecek hava parçacıkları bulunmadığı
için boşlukta hareket etmemesidir.
Ses dalgaları, deniz yüzeyi seviyesinde havada saatte 1.200 kilometre
hızla hareket eder. Hareket ettiği ortamın yoğunluğu arttıkça sesin hızı
artar, yoğunluk azaldıkça hız azalır. Sesin hızı suda havadaki hızına
göre dört kat fazladır. Atmosferin üst tabakalarında ise duyulamayacak
kadar azalır. Bu yüzden astronotlar birbiriyle boşlukta hareket edebilen
radyo dalgaları vasıtasıyla konuşur.
Ses dalgaları havadan daha yoğun cisimlere çarpınca sesin yankısı
şeklinde geri döner. Sesler ve onların yankıları şeklinde havadaki
titreşimlerin geri dönüşü, göğün geri dönüşlü olmasının örneklerinden
ilkidir. Eğer bu olmasa birbirimizi işitemezdik ve yeryüzünde hayat
devam edemezdi.
2- Suyun Dönüşü
Yeryüzünün toplam alanının yaklaşık %71’ini su kaplar ve miktarı 1.4
(1.36) milyar kilometre küpe ulaşır (%97.2’si okyanuslarda ve
denizlerde, %2.15’i kutupların çevresinde ve dağların zirvesinde buzul
halinde, %0.65’i nehirler, dereler ve diğer su kanallarında, tatlı su
göllerinde ve yer kabuğunun altındaki su depolarında). Bu suyun tamamı
asıl itibariyle yerin içinden yanardağların ağızları yoluyla dışarı
fışkırmış; hava değişiklikleri kuşağının aşırı soğukluğu ile dikkat
çeken üst kısımlarında yoğunlaşmıştır. Ardından yeryüzünün zemininde
nehirler akıtmak için geri dönmüştür. Sonra da alçak yerlere doğru akıp
denizleri ve okyanusları meydana getirmiştir. Sonra bu su yer ile
atmosferin en alt tabakası arasında sürekli olarak harekete başladı. Bu
hareket suyu kokuşmaktan ve havanın yüksek tabakalarında kaybolmaktan
korur. Bu deveran (dönüş), ‘suyun yeryüzünün etrafında deverânı’ olarak
bilinir.
Yerdeki suyun yıllık olarak 380.000 kilometre küpü buharlaşır. Bunun
çoğunluğu (320.000 km3) okyanuslardan ve denizlerden
buharlaşır. Geri kalanı (60.000 km3) karalardan buharlaşır.
Rüzgarlar bu buharı atmosferin en alt tabakasına götürür. Suyun
yoğunlaştığı bulutlar suyu taşır ve yeryüzüne yağmur, kar veya dolu
olarak, az miktarda da çiğ ve sis olarak geri döner. Su buharları
yoğunlaşıp havadan yere dönünce onlardan bir kısmı toprak üzerindeki su
kanallarından akar. Denizlere ve okyanuslara dökülerek dolaşımını
tamamlar. Bir bölümü de suyun yer yüzeyinin altında depolanması için
nüfuz edilebilir gözenekleri olan yerin tabakaları arasına sızar. Bir
bölümü tekrar buharlaşarak havaya çıkar.
Yeraltında depolanan su da devamlı hareket halindedir. Bazı nehirleri,
gölleri ve bataklıkları besleme işine katılır. Bazen kuyular kazılarak
pınarlar şeklinde yeryüzüne çıkar ya da dolaşımı denizlerde ve
okyanuslarda son bulur.
Okyanuslara ve denizlere yılda ortalama 284.000 kilometre küp, karaya
ise yılda ortalama 96.000 kilometre küp yağmur suyu düşer. Bu ise bütün
kemâli ve inceliğiyle bir devir mucizesi halinde gerçekleşir. Bunun
şekillerinden birisi de şudur: Bir yılda okyanusların ve denizlerin
yüzeylerinden buharlaşan su, yağmur olarak üzerine yağandan ortalama
36.000 kilometre küp fazladır. Yine yıllık olarak karaya yağan yağmur,
aynı miktarda (ortalama 36.000 km3) karadan buharlaşandan
daha çoktur. Aradaki fark iki durumda da tamamen eşittir. Karaya
fazladan yağan su denizlere ve okyanuslara akar. Böylece her zaman
aralığında su yüksekliği aynı seviyede kalır.
Dünya etrafındaki suyun bu mucize dolaşımı, göğün dönüş şekillerinden
ikincisidir. Eğer bu olmasaydı yeryüzünde her an milyarlarca varlığın
hayat bulduğu suların dengesi bozulurdu. Gezegenimiz gündüz öldürücü
sıcaklığa, gece ise şiddetli soğuğa maruz kalırdı.

Atmosferin
Katmanlarını Gösteren Resim

Atmosferin
Katmanlarını Gösteren Resim
3- Bulutlar Vasıtasıyla Sıcaklığın
Yeryüzüne ve Yeryüzünden Uzaya Dönüşü
Güneşin parladığı her an yeryüzüne korkunç miktarda güneş enerjisi
ulaşır. Dünya atmosferi gündüz vakti bizi bir zırh gibi korur. Çünkü
atmosferdeki zerreler ve parçacıklar, güneş ışınlarından uzun dalgalı
belli radyoaktif ışınları yeryüzünün uzağında her yönden emer, parçalar
ve geri çevirir. Tıpkı atmosferin en alt tabakasının (dönüş tabakası)
yeryüzünün sıcaklığının dağılmasına engel olup sıcaklığı yeryüzüne geri
çevirerek geceleyin örtü gibi iş görmesi gibi.
Güneşin parladığı zamanlarda her sâniyede yer yüzeyinden bir santimetre
kareye düşen güneş enerjisi miktarı “sâbit güneş enerjisi (The Solar
Constant)” adıyla bilinir. Atmosfer yok farz edilerek yaklaşık 0.033
kalori/cm2/saniye (yâni yaklaşık 2 kalori/cm2/dakika)
olarak takdir edilir. Çünkü bu enerjinin atmosferden geçerken
çoğunluğunun kaybolduğu bilinmektedir.
Güneşten dünyaya gelen ışınların yaklaşık %53’ü dünya atmosferi
tarafından emilir, parçalanır ve geri çevrilir. %43’ünü de dünyadaki
kayalar ve toprak emer. Eğer bu sıcaklığın dışarı dönüşü olmasaydı güneş
ışınları yeryüzündeki her türlü hayatı yakar, kavurur, bunun neticesinde
su buharlaşır ve hava kalmazdı.
Bunun aksine olarak yaz günlerinde güneşin hararetinin afetlerini bizden
uzaklaştıran bulutlar güneşin batmasıyla birlikte aldıkları sıcaklığın
%98’ini bize geri verir. Yeryüzündeki kayalar güneş ışınlarının %47’sini
emerek güneşin sıcaklığıyla ısınır. Kayaların sıcaklığı ortalama 15
santigrat dereceye ulaşır. Güneşin kaybolmasıyla birlikte yeryüzündeki
bu kayalar kızıl ötesi ışın dalgaları şeklinde sıcaklık ışınlarını geri
vermeye başlar. Bu sıcaklığı su buharı ve karbondioksit emer ve dünya
atmosferi ısınır. Yine bulutlar yerden yükselen uzun dalgaların
çoğunluğunun (%98) yeryüzüne tekrar geri çevrilmesini sağlar. Böylece
yeryüzündeki hayat güneş kaybolduktan sonra donmaktan korunur.
Dünyanın etrafında bir gaz örtüsü/atmosfer olmasaydı gündüz güneşin
harareti dünyayı yakardı. Atmosferin en alt kısmında oluşan bulutlar
olmasaydı güneşin hararetine maruz kaldıktan sonra yeryüzündeki
kayalardan yayılan sıcaklık bize geri dönmezdi. Bu sıcaklık kâinatın
genişliğine dağılırdı. Sadece güneşin kaybolmasıyla birlikte yeryüzü ve
yerkürenin karanlık yarısında bulunan varlıklar donardı. Bu dışa ve içe
doğru her iki şekliyle sıcaklığın dönüşü, dünya semâsının dönüş
özelliğini gerçekleştiren hususlardandır.
4- Yeryüzünden Yükselen Gaz, Buhar ve
Tozların Dönüşü
Yanardağlar harekete geçince milyonlarca ton gaz, buhar ve toprağı
havaya savurur. Bunların çoğu hızlı bir şekilde yeryüzüne geri döner.
Aynı şekilde alçak ve yüksek basınçların oluşumu havanın yatay olarak
harekete geçmesine sebep olur. İşte bundan dolayı, Allah’ın (c.c)
iradesinin ardından, rüzgârlar ortaya çıkar ki onların esmesini birkaç
sebep kontrol eder: Birisi, yan yana iki bölgenin hava basınçları
arasındaki farklılıktır. Diğeri ise, dünyanın kendi ekseni etrafında
batıdan doğuya doğru dönmesi, bir başkası ise dünyanın türlü engebeli
yükseltilerinin olması ve ilgili bölgenin coğrafi konumudur.
Alçak basınç çoğunlukla dünyanın (batıdan doğuya) hareketiyle birlikte
saatte 20-30 kilometre arasında gidip gelen hızlarla hareket eder. Alçak
basınç karanın üzerine uğradığı zaman ona sürtünür, hareketi yavaşlar ve
yer yüzeyinden aldığı bazı tozları beraberinde taşır. Alçak basıncın
yoluna sıradağlar çıkarsa onlara çarpar. Bu durum alçak basıncın hızının
yavaşlamasına ve havanın daha yükseğe dönmesine yardım eder. Deniz
seviyesinin üstünde 48 kilometre yüksekliğe ulaştığımızda hava basıncı
yükseklikle birlikte deniz yüzeyi seviyesindeki normal basınca göre
binde bire düşer. Bin kilometre yüksekliğe ulaştığımızda hava basıncı
yüz binde bire düşer. Üstün bir hikmet gereği yükseklikle birlikte
havanın yeryüzünden kalkan tozları geri çevirme ve yer yüzeyine yeniden
dağıtma gücü gittikçe azalır. Bu konuda dünyanın çekim gücü de yardımcı
olur.
5- Ozon Tabakası Vasıtasıyla Morötesi
Işınların Dışa Geri Dönüşü
Stratosfer kuşağının tabanında bulunan ozon tabakası, ozon parçacıkları
(O3) vasıtasıyla güneş ışınlarıyla birlikte gelen morötesi
ışınların emilmesi ve dönüştürülmesi görevini yerine getirir. Bunların
büyük bir kısmını bu kuşağın dışına atar. Böylece bitki, hayvan ve
insanların hepsini yakıp kavuran, cilt kanseri, göz hastalıkları ve
diğer pek çok hastalığa sebep olan, dünyadaki suların tamamını
buharlaştırabilecek kapasiteye sahip bu yok edici ışınların
tehlikelerinden yeryüzündeki hayatı korur.

Kozmik
ışınları bizden geri çeviren radyasyon kuşakları
6- İyonosfer Kuşağı Vasıtasıyla Radyo
Dalgalarının Dönüşü
İyonosfer kuşağında (deniz yüzeyi seviyesinden 100-400 km. yukarısı)
güneş ışınları ile birlikte gelen x-ray ışınları gibi dinç fotonlar
emilir. Bu da sıcaklığın yükselmesine ve iyonlaşmanın artmasına sebep
olur. Bu kuşakta serbest elektronların yayılması sebebiyle güneş
ışınlarıyla gelen radyoaktif sinyaller atmosferin dışına yansıtılır.
Aynı şekilde yeryüzünden yayılan radyo dalgaları da yeryüzüne yansıtılır
ve geri çevrilir. Böylece radyo yayını ve radyo iletişimi mümkün olur.
Bütün bunlar dönüşün farklı örneklerini temsil eder.
7- Yeryüzünün Radyasyon Kuşakları ve
Manyetik Tabakası Vasıtasıyla Kozmik Işınların Dönüşü
Uzay boşluğunu dolduran asıl kozmik ışınlar dünya atmosferine sağanak
halinde yağar. Dünyanın radyasyon kuşakları ve manyetik kuşağı onları
dışarı atar. Böylece onlardan hiçbir şey yer yüzeyine ulaşamaz. Fakat
onlar başka ışınların oluşumuna sebep olur. Onların bazısı yer yüzeyine
ulaşır. Kutuplarda görülen tan olgusunda olduğu gibi gece karanlığında
pek çok parlama ve aydınlanmalara sebep olur.
Farklı türleri olan kozmik ışınlar dünyanın manyetik bölgesinin
çizgileri boyunca hareket eder. Eğri gidenler ise dünyanın manyetik
kutuplarına akıp toplanır. Bu ise onların dünyanın manyetik alanını
geçememeleri sebebiyledir. Bu durum gelen kozmik ışınların çoğunluğunun
dünya atmosferi dışına atılmasını sağlar. Atılması mümkün olmayanları
ise radyasyon kuşakları geri çevirir. İşte bu, ancak XX. yüzyılın
altmışlı yıllarının ortasında uzayın keşfine çıkılmasından sonra bilinen
dönüş şekillerinden birisidir.
Göğün dönüşlülüğünün diğer farklı şekilleri de ancak XX. yüzyılın son
çeyreğinde bilinebilmiştir. Şu halde bin dört yüz yıl önce Kur’ân-ı
Kerîm’in göğü “dönüşlü” olarak nitelemesi, bugün bildiğimiz bütün
bu şekilleri ve henüz bilemediğimiz birçok şekli bir tek kelimede yâni “dönüş”
kelimesinde toplamaktadır. Birçok manayı kendinde toplayan bu kelime,
Kur’ân-ı Kerîm’in her şeyi yaratan Allah’ın kelâmı olduğuna, bu gerçek
vahyi alan Hz. Muhammed’in (a.s) Allah’ın nebî ve rasullerinin sonuncusu
olduğuna, O’nun vahye mazhar olduğuna, gökleri ve yeri yaratan
tarafından bilgilendirildiğine gerçek bir şâhittir. Nebilerinin ve
Resullerinin sonuncusunu şu hak sözüyle tanımlayan Yüce Allah doğruyu
beyan etmiştir: “O, hevâdan (kendi
arzusuna göre) konuşmaz. O(nun okuduğu Kur'ân) kendisine vahyedilen
vahiyden başka bir şey değildir. Ona, müthiş kuvvetleri olan birisi
(Cebrail) öğretmiştir.” (en-Necm, 53/3-5) |