|
DEPREM VE VOLKANLARA İMANÎ BİR BAKIŞ
Dr. Ahmet Hasaneyn Haşşad
Nükleer Araştırmalar Komisyonu
Öğretim Üyesi
Zilzal
Suresi, Kur’ân-ı Kerîm’in, gerek düşünen gerekse düşünemeyen kalplere,
en etkili surelerinden birisidir. İnsanı kıyamet gününün dehşetli
manzaraları karşısında sakındırıp uyaran surelerin en
etkileyicilerindendir… Allah’tan (c.c) hakkıyla korkanlar için ebedî
nimetleri müjdelerken, O’na asilik edenleri de sonsuz bir azaba karşı
uyarmaktadır. İyi ya da kötü bir fiilin ne kadar küçük olursa olsun
mutlaka karşılığının verileceğini haber vermekte; hesabın, mizanın ve
karşılığın, büyük-küçük hiçbir şey bırakılmadan hesaplanacağını
bildirmektedir. “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu
görür; kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, o da onu görür.”
(Zilzal, 99/7-8)
Sure,
insanların dünya hayatlarında bildikleri ve doğal afetlerden kabul
ettikleri iki gerçek arasında bağlantı kurarak başlamaktadır. Depremler
ve yanardağ patlamaları ve bunların meydana getirdiği yıkım ve
felaketler… Ayetin gelişinden kıyamet günü gerçekleşecek olayların daha
korku verici ve şiddetli olacağı anlaşılmaktadır. Elbette insanların
zihinlerinde var olan bu kavramlarla kıyamet esnasında gerçekleşecek
olaylar oldukça farklıdır. Düşünülmesi gereken bir nokta da Zilzal
Suresinin ilk iki ayetinin oldukça önemli bilimsel gerçeklere vurgu
yapmasıdır. Bilim bu gerçeklere ancak 20. yüzyılın ortalarında ciddi
ölçümler ve dünyanın dört bir tarafından topladıkları verilerle
ulaşabilmiştir. Bu verilere ulaşılırken en hassas teknolojik aletler
kullanılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (a.s) döneminde insanlığın bu
verilerden hiçbirine ulaşma imkanı bulunmamaktaydı:

Birinci
Bilimsel Gösterge: Depremler ve yanardağ patlamaları arasındaki ilişki.
İkinci
Bilimsel Gösterge: Yeryüzünün iç tabakasını oluşturan maddelerin, dışını
oluşturanlardan daha ağır olması.
1. Depremler ve Yanardağ Patlamaları
Arasındaki İlişki
Hepimiz son
yıllarda yeryüzünün birçok noktasında yaygınlaşan deprem şiddetinin ve
yerinin tespitinin yapıldığı rasathaneleri duymuşuzdur. Yine birçoğumuz,
Mısır’daki Hulvan Rasathanesi, Fransa’da, Amerika’da, Japonya’da ki
falan rasathanenin, falan yerde bir deprem olduğunu ve şiddetinin şu
kadar olduğunu binlerce km öteden tespit edebildiğini zaman zaman
okumaktayız. Bu rasathaneler sayesinde depremin merkez üssünün tespiti
yapılabilmekte, şiddetinin ölçütü büyük bir hassasiyetle tespit
edilmektedir. Bunun yanı sıra hepimiz, bir yanardağ patlamasının
olduğunu ya da bir volkanın harekete geçtiğini de zaman zaman duymakta,
televizyonlarda yanardağdan çıkan şiddetli alevleri ve yerin çatlayan
noktalarından çıkan kül rengi dumanları görebilmekteyiz. Bu patlamalar
sonucu oluşan büyük felaketleri görünce elbette hepimiz Yüce Allah’tan
(c.c) bu felaketlerden bizleri uzak tutmasını ister, yaşadığımız
bölgelerde bu gibi patlamalar olmadığı için şükrederiz.
Birçok
kimsenin bilmediği bir gerçek de vardır ki o da, uzman bilim
adamlarından sayıları az olmayan bir grubun yeryüzündeki deprem ve
yanardağ patlamalarına ilişkin yeryüzü haritaları üzerine yaptığı
çalışmalardır. Bu bilim adamlarından bir kısmı, son iki yüzyılda meydana
gelen depremlerin merkez üslerini tespit edip bu üsleri “deprem
bölgeleri haritası” diye isimlendirdikleri haritalar üzerinde
göstermektedir. Diğer bir kısmı ise aynı dönem içerisinde meydana gelmiş
yanardağ patlamalarını “aktif yanardağlar haritası” şeklinde
isimlendirdikleri haritalarda göstermektedir. Birinci grubun hazırlamış
olduğu haritalar, depremlerin merkez üslerinin dünya üzerinde rasgele
bir dağılım arz etmediğini bilakis belirli bir dağılımın olduğunu ortaya
çıkarmıştır. Bu haritalara göre Büyük Sahra gibi yeryüzünün bazı
bölgeleri bütünüyle depremlerden uzakken, Japonya, Endonezya, Güney
Amerika’nın Batı Sahilleri gibi bölgelerde depremler artış
göstermektedir. Bu yoğunluk bölgelerine haritada “deprem kuşağı”
ismi verilmiştir. İkinci grubun hazırladığı haritalar da yeryüzündeki
yanardağ patlamalarının rasgele olmayıp Büyük Sahra gibi bazı bölgelerde
hiçbir patlamanın olmadığını, buna karşılık Japonya, Endonezya, Güney
Amerika’nın Batı Sahilleri gibi bölgelerde ise bu patlamaların
yoğunlaştığını tespit etmişlerdir. Yoğun yanardağ patlamalarının olduğu
bölgeleri de “ateş kuşağı” şeklinde isimlendirmişlerdir. Bu iki
harita arasında yapılan karşılaştırma, deprem bölgeleri ile yanardağ
patlamalarının yoğunluk gösterdiği bölgeler arasında tam bir paralellik
olduğunu, depremler ile volkanların arasında ciddi bir ilişkinin
bulunduğunu gözler önüne sermektedir.
Bu durumda
sorulması gereken soru şudur: Kur’ân-ı Kerîm Allah (c.c) katından
gönderilmiş ilahî bir vahiy olmasaydı Hz. Muhammed (a.s) kendi başına
kıyamet gününü tasvir ederken bu iki açık gerçek arasındaki ilişkiyi
nasıl kurabilirdi? Ya da neden depremler ile gök gürültüsü ya da
yanardağ patlamalarıyla şimşek ilişkilendirilmemiştir? Dünyanın birçok
yeri henüz keşfedilmemişken, Hz. Muhammed (a.s) nasıl oldu da hiçbir
ölçüm, araştırma ve gözlemde bulunmaksızın depremler ile yanardağ
patlamaları arasında böylesine bir ilişkiyi kesin bir şekilde kurabildi?
“Şüphesiz onun söyledikleri vahyolunmakta olan bir vahiydir”
(Necm 53/4) Umulur ki bu bilimsel mucize, Hz. Muhammed’in (a.s)
peygamberliğini reddedenler için konumlarını yeniden gözden geçirme
hususunda bir sebep olurken müminlerin de imanlarının artmasına vesile
olur.

2. Yeryüzünün İç Tabakasını Oluşturan
Maddelerin, Dışını Oluşturanlardan Daha Ağır Olması
Zilzal
Suresinin ikinci ayetindeki “Yer ağırlığını dışa atıp çıkardığı
zaman…” ifadesi, yerkürenin içindeki ağırlığın dış yüzeyine göre
daha fazla olduğuna işaret etmektedir. Sorulması gereken, bu bilginin
doğruluğu ve bu bilginin ne zaman ve nasıl öğrenilebildiğidir. Bu
bilginin doğru olduğu hususu bu gün için jeologların üzerinde kesinlikle
ihtilaf etmeyecekleri bir meseledir. Yerin kabuğu ve içindeki maddelerin
yoğunluğunun tespiti yapılabilmiştir. Dış yüzeyin özgül ağırlığı 2.5
iken yaklaşık 60 km. den 2900 km. ye kadar bu özgül ağırlık 3.5
civarında olmaktadır. Yerin çekirdeği dediğimiz merkeze ulaştığımızda ki
bu da 3000 km. lik bir mesafedir, buradaki özgül ağırlık 12’ye
ulaşmaktadır.
Peki, bu
gerçeği bilim adamları ne zaman bildi? Bütün bilgiler göstermektedir ki
bu gerçek, yerin derinliklerinde deprem dalgalarının süratlerinin
ölçüldüğü 20. yüzyılda tespit edilebilmiştir. Deprem dalgalarının hızı
yerin katmanlarının yoğunluğuna göre hareket etmektedir.
Şimdi dönüp
soruyoruz: Şayet vahyin bilgisi olmasaydı Hz. Muhammed (a.s) yerin
tabakaları arasındaki tedrici bir şekilde artan yoğunluk farkını nasıl
bilebilirdi? Şüphesiz bu bilgi en büyük depremin (kıyametin) kopacağı
esnada yerin içindeki ağırlığı boşaltacağını belirten ayetten
anlaşılmaktadır. Bu konuda Kur’ân’ın başka bir yerinde zikredilen
mükemmel bir rastlantıya dikkat çekmeliyiz. Gafir Suresinin 64. ayetinde
şöyle buyrulmaktadır: “Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir
bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz
besinlerle rızıklandıran Allah'tır.” (Gafir, 40/64) Allah (c.c)
yeri, insan, hayvan ve bitkiler için bir hayat bulma ve güven yeri
olarak yaratmıştır. Bu hayatı bütünüyle sona erdirmek istediğinde yerin
görevi de sona erecek ve içinde barındırdıklarını dışarı atacaktır.
İnşikak Suresindeki ayet de bu gerçeği doğrulamaktadır:“Yer
düzlendiği, içinde olanları dışarı atıp boşaldığı zaman…” (İnşikak,
84/3-4) Böylelikle yeryüzündeki hayat son bulacaktır. En büyük deprem
olacak, yer yarılacak, içindekiler boşatılacak, ağırlıkları atılacak ve
düzlenecektir. “Bu gün mülk kimindir? Bir olan, kahhar olan
Allah’ındır” (Gafir, 40/16) |