|
ARAP YARIMADASININ YENİDEN OTLAKLI VE NEHİRLİ YERLER HALİNE GELMESİ
Mühendis Cemal Abdülmünim
el-Kûmî
Müslimin
Sahîh’inde Ebû Hüreyre’den nakline göre Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: “Arap toprakları yeniden bağ, bahçe ve nehirlere
kavuşmadıkça kıyamet kopmayacaktır” (Müslim,
Zekât, 60).
Arap Yarımadasının Günümüzdeki Durumu
Hz.
Peygamberin (a.s) ifadesinde geçen “Arap toprakları” deyiminden maksat,
Arap yarımadasıdır. Bu yarımada, ekvatorun güney ve kuzeyden 15 ilâ 30
enlem çizgisi arasında bulunan çöl kuşağındadır.
Bu harita,
Yunan astronomi ve matematik bilgini Batlamyus’un m.ö. II. Yüzyılda Arap
yarımadasına dair çizdiği haritadan yaralanılarak hazırlanmıştır (Mecelletü’s-sekafeti’l-ilmiyye,
sayı: 65).
Nadiren
görülen nem ve şiddetli kuraklık, çöl bölgelerinin genellikle göze en
çok batan niteliklerindendir. Arap yarımadasının bazı iç bölgeleri
-özellikle er-Rub’u’l-hâlî çölü- uzun yıllar bir damla yağmur yüzü
görmemektedir (Dr.
Selahaddin Buhayrî, Coğrafîyyetü’s-sahârî’l-arabiyye, s. 12, 13).
Bu kuraklık, o toprakların bitki ve ekin örtüsüne etki etmiştir. Bu
yüzden o topraklara sarı bir renk hâkim olmuştur. Bu renk, yakıp kavuran
acımasız kumun rengidir. Bunun tek istisnası, sadece bir parça yağmur
alan sahil bölgeleri ile kuyu ve pınarlara yakın yerlere serpilmiş
vahalardır.
Yüce Allah,
Arap yarımadasının bir kısmını ve çöllerini Kur’ân-ı Kerîm’de Hz.
İbrahim’in (a.s) diliyle şöyle niteler: “Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz!
Ben neslimden bir kısmını senin Beyt-i hareminin (Kâbe’nin) yanında,
ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim” (İbrahim, 14/ 37). Arap
yarımadası topraklarının büyük bir kısmının genel niteliği bu olduğuna
göre Hz. Peygamber (a.s) nasıl oluyor da bu toprakların zamanın sonunda
çiftliklerin ve nehirlerin bulunduğu topraklar hâline gelebileceğini
söylüyor?! Hiç kuşkusuz bu hadisin manası, hem gariptir, hem de insanı
hayretler içinde bırakmaktadır. İnsan aklının bunu anlaması veya
açıklaması zordur.
Hadisten
anlaşılan şudur: Arap yarımadası çölünü, zamanın sonunda kıyamet
kopmadan önce çiftlikler ve nehirler kaplayacaktır. Hadisteki “hatta
teûde = yeniden dönmedikçe” ifadesi, yarımada topraklarının geçmişte
böyle olduğuna ve zamanın sonunda o ilk haline geri döneceğine ve kurak
çöl özelliğinin sonradan oluşan bir nitelik olduğuna işaret etmektedir.
Aslında bu
hadis, bir gerçeği, bir öngörüyü, bir mucizeyi ve bir ilmi ifade
etmektedir.
Hadisin
ihtiva ettiği gerçek şudur: Arap yarımadası geçmişte otlakların ve
nehirlerin bulunduğu topraklardan ibaretti, daha sora günümüzdeki çöl
durumu ile yüz yüze kaldı.
Mucize
özellikli haber ise şudur: Nehirler ve yeşil alanlar, kıyametten önce
zamanın sonunda Arap yarımadasına tekrar geri dönecektir. Bu hadisin
doğru bir biçimde anlaşılabilmesi için tam 14 asrın geçmesi gerekmiştir.
Çünkü jeoloji, iklim tarihi, astronomi ve başka bilim dallarında bu baş
döndürücü ilerleme gerçekleştikten ve Arap yarımadasındaki çöllerde
birçok kazı ve sondaj faaliyetleri yapıldıktan sonra hadisin manası
anlaşılmıştır. Bu çalışmalar, gayri Müslimler nezdinde şüpheye hiç yer
bırakmayacak şekilde Hz. Peygamberin doğru söylediğini ve bu hadiste
bilimsel bir mucize olduğunu ortaya koymuştur. Biz bu tarihî ve ilmî
gerçeği okuyucunun dikkatine sunacağımız gibi bunları destekleyen
çalışmaları ve keşifleri ortaya koyacağız. Ayrıca bunu bilen ve öğrenen
kimselere Hz. Peygamberin (a.s) peygamber olduğuna dair delil ve kanıt
olan bilimsel hususları okuyucunun dikkatine sunacağız.
Bilimsel Gerçek:
Arap Yarımadası Geçmişte Otlakların ve Nehirlerin Bulunduğu
Topraklardan İbaretti
Modern
bilimsel keşifler, bu mûcizevî hadiste Hz. Peygamberin söylediği hususu
teyit etmektedir. Yapılan çalışmalar, Arap yarımadasının gönümüzde
bilinen haliyle çöl olmadığını, aksine içinden nehirlerin fışkırdığını,
bazı bölgelerde sularla dopdolu göllerin bulunduğunu, daha sonra badiye
haline geldiği andan itibaren şehirlerin büyük bir tarımsal ve meslekî
ilerleme ile kalkındığını ifade etmektedir.
Geçmişte Arap Yarımadası
Arap
yarımadası, jeoloji bilgilerinin ifadesiyle “Pleistocene” adını alan
jeolojik erken dönemde o durumdaydı. (Bilginler, yerkürenin jeolojik
tarihini her dönemde hayatın genel özelliklerini göz önüne alarak
kısımlara ayırmışlardır. Her zaman, içinde yaşanılan hayatın çeşit ve
türlerine göre asırlara ayrılır. Bunlar o asrın kaya tabakaları üzerinde
biriken kazılardan anlaşılır) Pleistocene dönemi, bir milyon seneyi
aşkın bir süre önce başlamıştır ve on bin sene önce sona ermiştir. İşte
bu zaman diliminde yeryüzüne soğuk bir iklim hâkim olmuş ve Avrupa’nın
kuzeyi ile kuzey Amerika’yı muazzam buz tabakaları ve kütleleri
kaplamıştır. Nihayet bu buzlar Fransa’nın kuzeyine kadar ulaşmıştır. Bu
döneme buzul “Glacials” dönem denir. Ancak buz, daha sıcak zaman
aralıklarında eriyordu. Buna ise buzul arası dönem anlamına “Interglacials”
dönem denilir. Bu dönemde iklim durumu büyük oranda düzelmiştir. (Norman
Vilin Ve David Bezz – Evâilü’l-beşer fî Şibhi’l- cezireti’l-arabiyye
Mecelletü’s- sakâfeti’l-âlemiyye)
sayı: 59.
(Aromco World, August 1992 dergisinden naklen).
Buzul
çağında kuzey bölgelerde buzul tabakanın yayılması, toprağın iklimine
etki etmiş ve yağmur kuşağının güneye doğru kaymasına yol açmıştır.
Böylece Arap yarımadası ile kuzey Afrika’daki Büyük Sahra yağmurlu batı
rüzgârları kuşağına girmiştir. Bu rüzgârlar şu anda Avrupa’nın batısında
esmektedir. Söz konusu durum, adı geçen çöllerin çiçeklenmesine,
nehirlerle ve verimli vadilerle dolmasına yol açmaktadır. (Dr.
İbrahim Ahmet Rezgâne, el Coğrafyatu’t-tarihiyyetü’t- tabiıyye,
s. 146 – özetle-)
Buzul
çağları arasındaki ısınma dönemlerinde “Interglacials” yağmur
kuşakları kuzeye doğru hareket eder ve Arap yarımadasıyla Afrika’nın
kuzeyi ticarî rüzgârların kuşağına girer. Buralara bu günkü iklimine
bezer bir hava hâkim olur. (Arap çölleri, kozmik sistemin en büyük bir
kısmını işgal eder ki bu, ticarî rüzgârların çölü “Trade Wind Deserts”
adıyla bilinmektedir. Bu, sürekli bir kuraklıkla kendini belli eden bir
sistemdir. Toposfer tabakasının faal kısmı, deniz yüzeyinden 2 – 6 km.
arasıdır. Bu, atmosferik hareketlenmenin doğmasıyla ilgili olan faal
kısımdır. Toprağın bu kısmı, sene boyu yüksek basınçlı bir kuşağın
etkisi altındadır. Bu kuşak sahra topraklarıyla su tabakası üzerinde
olur. Bilindiği üzere yüksek basıncın olduğu şartlarda genellikle
kuraklık olur. Buna göre Büyük Sahra ve Arabistan çölü, bu ticarî rüzgâr
çölleri (Trade Wind Deserts) kuşağında yer aldığı için iklimsel çöl
olarak tasnif edilir. Bir başka ifadeyle; yeryüzünün çevresinde genel
gezegensel dönüşümünün mekaniğinin direkt neticesi olarak böyledir. (Coğrafiyyetü’s-saharî’l-arabiyye,
s. 147, 149-Özetle).
Amerikan
jeolojik araştırmalarına istinaden Hall Macler Arabistan er-Rub’u’l-hâlî
Çölü üzerine hazırladığı doktora tezinde şöyle der: Yağmur asırları
(buzul çağları) boyunca çöl mıntıkasını göller kaplamıştı. Göller iki
kere ortaya çıkmıştır. Birincisi 37000 ilâ 17000 yıl önce, ikincisi ise
10000 ilâ 5000 yıl önce. (Mecelletü
âfak ilmiye,
sayı: 42 s. 15).
Jeolojik Keşif Ekipleri
Bu muhteşem
resim gürül gürül akan nehirleri, yaprak açmış ağaçları ile Arap
yarımadasına aittir. Nitekim geleneksel edebiyatta bu tablolar yaygın
olarak bulunmaktadır (Arap dili ve edebiyatı geleneği, Arap
yarımadasının şahit olduğu iklimsel değişikliğe dikkatleri çekmektedir.
Araplarda hayvan isimlerini incelediğimizde bir hayvanın – meselâ
aslanın – birden çok ismi olması karşısında insan dehşete kapılır. Bu, o
hayvanın geçmiş çağlarda Arapların yaşadıkları çevrelerde çok
bulunmasından dolayı bu kadar çok isim aldığını teyit etmektedir. Aynı
şeyi nehirler için de söylemek mümkündür. Çünkü Arap dilinde nehir ismi
de çoktur. Hilâl oğulları Tağrîbe’sinde şöyle denir:
“Bilginler, Necid bölgesinin Arap beldelerinin en verimlilerinden
birisi, en fazla suya, göllere, ovalara ve vadilere sahip bir yer
olduğunu bilirler. Hatta zamanın şairleri, bunları güzel şiirlerle dile
getirirler ve havasının güzelliğinden dolayı burayı başka yerlerden
üstün tutarlar. Hilal oğullarının evleri ta eski nesillerden beri ilk
güzelliğini korumaktaydı ve hâlâ da böyledir. Nihayet bölge, değişikliğe
uğramış ot ve bitki örtüsü ortadan kalkmış, her tarafa açlık hâkim
olmuştur. Artık buralarda yenecek hiçbir şey bulunmaz olmuş ve halk,
hayvanları yemeye başlamıştır “ (Tatavvuru
münmâhi’s-suudiyye ve eseruhû alâ hicrati’l-beşeriyye)
Mecelletül hafecî, Eylül 1980 sayısı, s. 25).
Artık
bunlar, o geçmiş zamanların parmak izlerini oranın kumlarının kalbinde
araştıran jeolojik araştırma ekiplerinin sayesinde şu anda birer
bilimsel gerçek haline gelmiştir. Bu ilmî heyetlerin en büyüklerinden
birisi, İngiliz müzesinden Petrov Aybarov başkanlığındaki jeolojik
araştırma ekibidir. Bu ekip, 1989 yılı başlarından Birleşik Arap
Emirliklerine doğru yola çıkmış ve kökü yedi milyon sene önceye dayanan
Miocene çağının sonlarına ait hayvansal hayat kalıntılarını
keşfetmiştir.
Petrov
Aybarov ile arkadaşlarının hayvan kalıntılarından buldukları şunlardır:
(asrımızdaki fillerin uzaktan akrabaları kabul edilen hortumlu ve memeli
hayvanlar), nehir atları, küçük et oburlar, atlar, tek boynuzlular,
timsahlar, balıklar, kuşlar ve kahve renkli, iri cüsseli ve kısa
kuyruklu bir tür maymunlar. Gayet açıktır ki bütün bu hayvanlar,
Habeşistan asıllı idi. Miocene döneminde Kızıldeniz, Orta Akdeniz’e
açıktı. Fakat güneyinden köprü şeklinde bir kara parçasıyla bitişikti.
Bu kara parçası, Habeşistan’la Yemen’i birbirine bağlıyordu. Doğuda ise
Dicle ve Fırat nehir şebekesi bu güne nispetle güneye doğru daha fazla
uzanmaktaydı. Bulunan hayvan türleri, onların bu şebekenin deltasında
geliştiklerini göstermektedir. (Mecelletü
Âfak ilmiyye
s.63) Nature dergisi 27.4.1989 sayısı s.14 ten naklen).
Uzay Resimleri
Uzay
ilimleri ve uzaktan keşif alanındaki muazzam ilerleme ile birlikte bu
ilim dalı da arkeolojik kalıntılar, yeraltı suları, madenler ve benzeri
konularda yeraltında gizli hazinelerin araştırmaları ve keşfi konusunda
yarış parkuruna girdi.
Uzaydan
resim alma ve uzaktan keşif teknolojisi, arkeoloji bilginlerine
yeryüzünde kazı yapmaları için gerekli olan mekanlar hakkında genel bir
fikir verebilmeyi başardı. Bu durum 1981 yılında Mısır çölünde yapılmış
en meşhur araştırmalardan birini meydana getirdi.
Amerika
Birleşik Devletinin Arizona Eyaletinde Amerikan Arkeolojik Ölçüm
Lâboratuarında araştırmacılar, uzay mekiği Colombia’ya yerleştirilmiş
radar cihazının gönderdiği ve topladığı veri cetvellerini analiz ederken
radar resimlerinin Güney Mısır’la Kuzey Sûdan’daki çöl kumlarının
altında bir bölge olduğunu ortaya koyduğunu gözlemlediler. Günümüzde bu
bölge ancak elli yılda bir yağmur almaktadır. Fakat söz konusu bölgede
çok eski zamanlara ait bazıları Nil nehrinden daha geniş olan nehir
yataklarının bulunduğu tespit edildi. (Tabiat ve coğrafya tarihi
bilginleri bu nehir dizilerinin olıgocene asrında toplanıp oluştuklarını
ve “eski Libya nehri veya Orinil (Nil’in dedesi) adını verdikleri büyük
bir nehri oluşturduğunu tespit ettiler. Bu nehir, batı sahrayı aşıp
güneyden Feyyum alçak arazisi ile kuzeyden Nazrun vadisi arasında
bulunan bölgede büyük bir deltada sona ermektedir. Bu bölgedeki nehir
tortuları içinde tatlı suda yaşayan canlı türlerinin kalıntıları
bulunmaktadır. Bunlar timsah, nehir atları, fil gibi hayvanlardır.
Feyyum bölgesi, dünyada fillerin ana vatanı sayılır. (Dr.
Muhammed Safiyyüddin, Morfolojiyyetü’l-arâdil mısrıyye, s. 50 .
51).
Bu
çalışmadan birkaç ay sonra bu bölgeye giden heyetler, radar ışınlarının
kurak kumları aşıp, yeraltında yüzeyden iki metre derinlikte kurumuş
nehir diplerinde bulunan kireç taşlarını yansıttığını tespit ettiler.
Radarın tespit ettiği nehirlerin kıyılarında kazı çalışması yapan
uzmanlar, ancak ıslak ve nemli mekânlarda ve ekvator ikliminde
yaşayabilen kara salyangozu türlerinin kabuklarını buldular.
İnsanı en
çok dehşete düşüren ise bazı uzmanların yontma taş devrindeki insanların
yaptıkları balta ve benzeri binlerce alet ve edevatı bulmaları olmuştur
ki bunların tarihi iki yüz bin seneden daha eskiye dayanmaktadır. Bu da
bilginleri bu sahranın eski çağlarda nemli ve yerleşmeye uygun olduğu
kanaatine sevk etmektedir. (Mecelletü
afâk ilmiyye,
sayı 17 s. 32).
Son
zamanlarda yukarıdaki çalışmaya benzer bir çalışma da Arap yarımadası
üzerine yapılmıştır. Bu çalışmada uzaydan çekilen resimler Arap
yarımadasını batıdan aşıp doğuya Kuveyt’te doğru geçen muazzam eski bir
nehir yatağının varlığını ortaya koymuştur. Bu nehir yatağı muazzam
büyüklükte kum tepelerinin altında gizlenmektedir. Yine uzaydan çekilen
resimler, Kuveyt’in kuzey batısında muazzam bir alanın bu büyük nehrin
deltasından ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılan bu keşif, eski
nehrin yatağında muazzam miktarda yeraltı sularının bulunduğunu ve eski
insanlara dair arkeolojik kalıntıların bulunma ihtimalini ortaya
koymuştur. O dönemin insanları, bundan beş bin yıl önce nehirden su
aktığı dönemlerde bu nehrin iki kıyısından yaşıyorlardı. Bu gerçeğe şu
anda Amerika’da ikamet eden Mısırlı jeoloji ve uzay bilgini Dr. Faruk
Elbâz yaptığı bir araştırmada işaret etmiştir. Bu araştırma
eş-Şarku’l-evsat gazetesinin 27. 3. 1993 sayısında yayınlanmıştır).
(Arap
yarımadasında son dönemlerde eski çağlarda yaşayan insanlara dair
arkeolojik kalıntılar hakkında daha fazla bilgi almak için bkz. (Norman
Wilin ve David Bezz, Evâilü’l- beşer fî şibhi’l –cezireti’l -arabiyye,
mecelletü’s-sekafeti’l- âlemiyye sayı, 59.)
Arap Yarımadasında Yapılmış
Arkeolojik Keşifler
Modern
arkeolojik kazılar, özellikle şu anda kurak birer çöl halinde olan
bölgelerde ilk dönem medeniyet ve kültürünün kalıntıları olan birçok
arkeolojik yerlerin keşfinden sonra bu bilgilerin doğru olduğunu
göstermektedir.
1834 yılında
Aden’e yakın bir yerde Hısnu’l-ğurâb diye bilinen bir kale keşfedildi.
Söz konusu kale kalıntılarının üzerindeki kum yığınlarının alınmasından
sora bir mermer parçası bulundu. Bu parça üzerinde şunlar yazılıydı:
“Bu kalenin
iç bahçelerinde çok rahat bir hayat sürdük. Herhangi bir darlık veya
sıkıntı, yaşantımızı gölgelemedi. Deniz sularının gel-gitlerinde suları
bizi kuşatıyordu. Nehirlerimizden bol sular fışkırmaktaydı. Dalları
birbirine geçmiş hurma ağaçları arasında kale bekçisi, bol suları olan
kıvrımlı derelerin kenarında veya suyu kesilmiş dere yataklarında yaş ve
taze hurma hasat ediyordu. Bizler dağlarda ve ormanlarda kara avı
yapıyorduk. Ayrıca denizin dibinden balık çıkarıyorduk. Kalenin
etrafında gezerken süslü ipek veya halis ipek elbiselerimizin ve yeşil
çizgili renkli elbiselerimiz içinde salına salına yürüyorduk. Bizi
yöneten hükümdarlarımız, aşağılık kişilerden değillerdi, hilecilere ve
insanları aldatanlara karşı amansız kimselerdi. Bizler mucizelere,
öldükten sonra dirilmeye ve ölülerin tekrar canlanacaklarına
inanıyorduk. (Muzafferuddin
Nağdifi, et-Tarihu’l-coğrafî li’l- Kur’ân
Arapçaya çeviren Dr.
Abdüşşâfî
Ganîm Abdulkadîr, s. 182,183.
Bu eser,
oryantalis Forster’in el-Coğrafyâ’t-tarihiyye li bilâdi’l-Arap isimli
eserinden Arapçaya çevrilmiştir).
Bu kalede
ikinci Âd kavminin medeniyetine dair kalıntılar vardır. Âd, Arap
milletlerinin yok olup gitmiş büyük kollarından biridir. Âd kavmi
dünyanın tanıdığı en eski medeniyeti kurmuştur. Yüksek saraylar ve büyük
köşkler onların ne derece ilerlediklerinin dışa vuran yansıması idi. Bu
konuda Yüce Allah (c.c) şöyle buyurur: “Görmedin mi Rabbin ne yaptı
Âd kavmine! Direkleri (yüksek binaları) olan ülkelerde benzeri
yaratılmamış İrem şehrine!” (Fecr, 89/6-8).
Yüce Allah
(c.c) bu kavme Hûd’u (a.s) gönderdi. Onlar Hz. Hûd’u yalanladılar ve
inkâr ettiler. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurur: “ Âd kavmine de
kardeşler Hûd’u (gönderdik). O dedi ki ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin;
sizin ondan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?’
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni kesinlikle bir
beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.’
‘Ey kavmim’ dedi ‘Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin
gönderdiği bir elçiyim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben
sizin için güvenilir bir öğütçüyü’.” (Âraf 7/65-68). Bunun üzerine
Yüce Allah (c.c) onları uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile yok
etti. Yüce Allah bunu şöyle haber verir : “Âd kavmi ise uğultulu,
kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler. Allah onu, ard arda yedi
gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada
olsaydın, o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş
halde görürdün” (Hâkka, 69/6,7). Bunlar ilk Âd kavmi olup Yüce Allah
Hûd’u (a.s) ve ona inananları kurtardı. Allah Teâlâ bu olayı şöyle
bildirir: “Emrimiz gelince Hûd’u ve onula beraber iman edenleri
tarafımızdan bir rahmetle kurtardık, onları ağır bir azaptan kurtuluşa
erdirdik” (Hûd, 11/58). Kur’ân, onların yaşadıkları bolluğu, refahı
ve ileri seviyeyi anlatmaktadır. Gayet açıktır ki bu tablo kupkuru bir
çölde olacak şey değildir. Tarihin sayfalarında şöhreti her yana
yayılmış Arap şehirlerinden birçoğu belirtilir. Tarihçiler, bu
şehirlerin medenî yönden ilerlemesini dilden dile anlatırlar. Ve bunun
etrafında bir mitoloji ve rivayet ağı örerler. Bu mitolojik medeni
şehirlerden bir tanesi Ubar’dır. Bu şehrin kalıntıları ve hazinelerinin
keşfi harika ve insanın dikkatini çeken bilimsel maceralardan biri
sayılır. (Mecelletü’s-sessakefeti’l-âlemiyye,
s. 65; Mecelletü’l-ilim ve’t-teknolojya, sayı 29).
Bu şehrin
varlığı ve bulunduğu yer, arkeoloji bilginlerini yıllarca hayrete
düşüren bir bilmece olarak kalmış ve onları kuşku, kehanet ve
varsayımların esiri yapmıştır. Bu bilginler aradıkları yitik şeyi bulma
noktasında bir dizi zorluklarla karşılaşacaklarını tahmin etmişlerdir.
Fakat bugün Yüce Allah’ın çağımızı başka çağlardan ayıran teknolojik
vasıtaların en modernini insanın emrine vermesi, özellikle de uzay
teknolojisi alanındaki insanı hayrette bırakan teknolojik ilerleme
sayesinde, bilginler bu şehrin yerini belirleyebilmişler, üzerindeki
tozu kaldırmışlardır. Bu da bizatihi araştırma ve keşif işleminin modern
arkeoloji biliminde daha önce benzeri görülmemiş bir hale getirmiştir.
Kayıp Şehir Bilmecesi
Ubar, Arap
yarımadası şehirlerinin en eskisidir. (Belki de Ubar, birçok bilginin
inandığı üzere Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen İrem şehridir. Yüce Allah,
İrem’den şöyle bahseder: “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine!
Direkler (yüksek binaları) olan ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem
şehrine!” (Fecr, 89/6-8). Kur’ân, bu şehri “ülkelerde benzeri
yaratılmamış” şeklinde nitelemektedir. Tefsir kitapları ve ülkeleri
tanıtan eserler, bu şehre dair birçok rivayeti zikreder. Bunlar, söz
konusu şehrin büyüklüğüne ve muazzamlığına dair birçok mübalağa ve
abartı içerir. (bkz.
Errağdü’l- miğtâr fi haberi’l-aktâr, s. 22 , 24).
İbn Kesîr, bu âyetin tefsirinde (
IV , 508)
şu açıklamayı yapar: Bütün bunlar, İsraillilerin hurafelerinden
ibarettir” Ravilerin abartılarını ve kıssacıların olayları korkunç hale
getirmelerini uzak bir ihtimal olarak kıldıktan sonra geriye bu şehrin
büyük bir şehir olduğu kalmaktadır ki bu şehri Şeddâd b. Âd güney
sahrada kurmuş ve -tabiri caizse- yeryüzünde bir cennet haline gelmesi
için değerli ve paha biçilmez ne varsa harcamaktan çekinmemiştir.
Arapların
Lavrens’i kayıp şehrin bulunduğu yeri belirlemenin mümkün olduğunu hayal
eden ilk kişi olmuştur. Bu kişi oraya çölün Atlantis’i adını vermiştir.
Fakat Lavrens, hayalini gerçekleştiremeden vefat etmiştir. Sonra onu
başka gezginler izlemiştir. Bunlar 1947, 1953 yıllarında birtakım
heyetlerle araştırmalara girişmişler, ama sonuç alamamışlardır. Bunların
arasında İngiliz gezgin B. Thomas bulunmaktadır. Thomas, bu keşif gezisi
esnasında bedevilerin ifadesini esas almıştır. Bedeviler ona kayıp şehre
giden yola dair birçok bilgi vermişler, ancak Thomas asla bu şehri
bulamamıştır.
80’li
yılların başında ciddi bir araştırma faaliyeti başlamıştır. Bu faaliyet,
kayıp şehri keşfetmeyi çok isteyen birisi olan Amerikan belgesel film
yapımcısı Nicolas Clapp’un eline B. Thomas’ın 1932 yılında yazdığı
anılar geçtikten sonra başlamıştır. Bu anılar, Thomas’ın yaşantısını ve
Arap yarımadasında arkeolojik eserlere dair bilimsel bir dizi rapor
içermekteydi. B. Thomas bu raporlarda delillerle destekli olarak Ubar
şehrine giden eski bir yolun varlığına işaret etmektedir. Buna ilaveten
Clapp, bu mevzu ile ilgili olarak birçok kaynak ve vesika toplamıştır.
Bunların içinde 600 tarihçi, coğrafya bilgini ve gezgin ismi yer
almaktadır. Bütün bunlar, Ubar şehrinin var olduğunu vurgulayarak
belirtmektedirler.
Bu teorik
çalışmanın bir neticesi olarak Clapp bir araştırma ekibi
oluşturmaya karar verir. Bu ekibin görevi, üç ay süreyle kayıp şehir
bilmecesini çözme ekibi içinde yola çıkmak idi. Ekip arasına Avukat G.
Hedges’i aldı. Bu kişi ekibi finanse etmek ve görevini düzene koymak
için yapılan bağışları ve paralara toplamaktan sorumluydu. Ekibe ayrıca
Arap yarımadası işleriyle ilgili iki uzman alındı. Bunlar arkeoloji
bilgini meşhur J. Zarins idi. Zarins’in görevi, elde edilen bilgileri
analiz etmekti. Diğer uzmansa Ranolf Fiennes’di. Ranolf ise, Umman
Sultanlığı ordusuna 1968 yılında yardım eden İngiliz askeri birlikleri
içerisinde görevli idi. Fiennes bölgeyi son derece yakından
tanımaktaydı.
Söz konusu
ekip bu işten son derece memnun olan Umman Sultanı Kabus’un kişisel
desteği ile bu düşünceyi benimseyen Umman Kültür Bakanlığının desteğini
kazandı. Bakanlık, ekibe her türlü yardım ve desteği verdi. Ayrıca ekip,
Umman Merkez bakası ile Umman petrol şirketinden de destek gördü.
Burada
kaydedilmesi gereken, Ubar kentinin var olduğuna dair coğrafî
işaretlerin en eskisinin İskenderiyeli coğrafyacı C. Ptolamy’nin yaptığı
eski bir coğrafya haritası olduğudur. Ptolamy söz konusu haritasında bu
şehrin, günümüzde Suudî Arabistan sınırları içinde bulunan
er’Rub’u’l-hâlî çölünün yakınlarında bulunduğuna işaret etmektedir.
Burası insanoğlunun ayak basmadığı ve boydan boya geçmenin tehlikelerle
dolu olduğu bir çöldür. Ekibin bu tehlikeli bölgeye ilk ziyareti, 1990
yılında gerçekleşti. Fakat ekip, çok geçmeden ölüm tehlikesi ile burun
buruna gelme korkusuyla heyet bu bölgeden ayrıldı.
Ciddi
araştırmaya gelince bu 1991 yılı Kasımıyla 1992 yılı başlarında Clapp’ın
başarısız olacaklarını hissetmeye başladığını açıkladıktan sonra oldu.
Ekip, Zıfar’la Seş’ar bölgesinde kazı yapma kararı aldı. Elde edilen
netice umut vericiydi. Özellikle kazı işlemi özel birtakım radarlar
kullanılmak suretiyle desteklendikten sonra umutlar daha da arttı. Bu
kazı, kumluk arazilerde yeraltına doğru yapıldı. Clapp bundan önce ve
tam olarak 1984 yılında Amerikan uzay merkezi Nasa’dan iki bilginden
Arap yarımadası bölgesinin uzay mekiği Çelincır’a monte edilmiş
uzay çekim radarı vasıtasıyla ölçülmesini talep etti. Mekiğin çektiği
resimler, Fransız Spot ve Landsat uydularının çektiği resimlerle
mukayese edildi. Böylece ekibin elinde söz konusu er-Rub’u’l-hâlî
çölünün eşsiz bir haritası oldu. Bu harita eski kafilelerin yollarını,
yeraltı sularının bulunduğu yerleri, eski nehir yataklarını, vadileri
net olarak gösteriyordu. Bütün bunlar, çıplak gözle görülmesi zor olan
bölgelerdi. Zira uzay çekim teknolojisi sayesinde gayet açık ve net
olarak ortaya çıkmıştı. Bu harita, kafile yollarının var olduğunu ortaya
koyuyordu. Bu yollar yüksekliği 183 m.ye varan kum tepelerinin altında
bulunuyordu. Bu malumatların yardımıyla kafile, yollarının uzay çekimi
sayesinde keşfedilen eski su sarnıcının bulunduğu noktayla kesiştiği
yerde kazı yapmaya karar verdi. İşte insanı dehşette bırakan kesitler
burada ortaya çıktı. Sekiz köşeli kulesi ve on metreye kadar ulaşan
yüksek duvarları olan korunmuş bir kale bulundu. Bu kalede birçok depo
odaları, meskenler vardı. Böylece Ubar, mitolojik medeniyeti ortaya
çıkmış oldu.
Yine burada
el Fâw vadisi kıyılarında bulunan Kırye şehrinin kalıntıları keşfedildi.
Bu şehir kuzeydeki Necran kentine 280 km. uzaklıktadır. Şehir, şu andaki
çölün kuzeybatı kıyısına bakmaktadır ve Arap yarımadasının güneyini
kuzeyine bağlayan ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır. Zira kafileler,
Kırye’den geçerek Sebe ve Main’den yola çıkmaktadır. (Muhammed
el-Esad, Hadârât Kable’l-İslâm, Mecelletü Âfâk ilmiyye sayı 34)
Burada kazı
1972 yılında başladı. Bu görevi Riyad Üniversitesi tarih ve arkeoloji
derneği üstlenmişti. Üniversite, yapılan kazılara dair on bir cilt yayın
yaptı. Bu yayınlar, madenler, taştan ve fayanstan yapılmış kaplar,
buhurdanlık, cam, ziynet eşyası, topraktan yapılmış çanak çömlek, bina,
sikkeler, kitabeler, nakışlardı. Bütün bu eserler, Kırye kentinin milâdi
II. asra dayandığını göstermektedir.
Öte yandan
bütün bu ilmî ve tarihî belge ve deliller, Hz. Peygamber’in (a.s)
hadisinde yer alan ifadenin doğru ve geçeğe uygun olduğunu teyit
etmektedir. Peygamber Efendimiz (a.s) bunları on dört asır önce dile
getirmiştir. O zamanlar kazı veya uzaydan çekim araçları yoktu. Sadece
vahiy vardı. Nitekim Yüce Allah “ O arzusuna göre konuşmaz ( o
bildirdikleri) vahiy edilen başkası değildir” buyurmaktadır (Necm,
53/3,4).
Bilimsel Öngörü: Nehirlerin Arap
Yarımadasına Yeniden Dönüşü
Bu hadisi
şerif, Arap yarımadasının binlerce yıl önceki iklimine dair modern
bilimin araştırmasının ortaya koyduğu göz alıcı ve mucizevî bilimsel
gerçekleri ifade etmesinin yanında, insanı hayrette bırakan bir başka
garip bilimsel geçeği ve beklentiyi daha içermektedir. O da Arap
yarımadasının eski aslî şekline geri dönmesidir. Bir başka ifadeyle;
yarımadanın bol bol yağmur alması, nehirlere otlaklara ve yemyeşil
yapraklı alanlara yeniden kavuşmasıdır.
“Arap
toprakları yeniden bağ, bahçe ve nehirlere kavuşmadıkça kıyamet
kopmayacaktır”
Bazıları Hz.
Peygamberin bu sözünün Arap yarımadasında günümüzde gerçekleştiğine
inanmaktadırlar. Onların bu inançları birçok kuyu ve su pınarlarının
hayata geçtiği yüksek miktardaki yeraltı sularının keşfedilmesine
dayanmaktadır. (Araştırmacılar yeraltı suları ikiye ayırırlar: Derinliği
yer yüzeyinden 5, 10 m.den daha fazla olmayan üst tabakadaki yüzeysel
yeraltı suları. Bunlar günümüzdeki yağmur ve sel sularından
oluşmaktadır. Bir diğeri ise yeryüzünün yüzlerce metre derinliğinde
bulunan su tabakalarıdır. Bunlar, geçmiş jeolojik çağlardan itibaren
birikmiş sulardır. Arap yarımadasında yerin derinliklerinde yeraltı suyu
depoları bulunmaktadır. (Yani bu sular çok eski çağlarda yağmur yağan
zamanlarda çölün altında uçsuz bucaksız bir alanda birikmiş olan
sulardır. Bu suların kapladığı alan, bütün Arap yarımadasının yarısı
kadar takdir edilmektedir. Tebük’ün batı bölgelerinde 800 m.
derinliğinde kuyular bulunmaktadır. el- Kasîm’da 1000 m. derinliğinde
kuyular bulunmaktadır. Sûudi Arabistan’ın kuzeyinde el-Cevf ve Sikâke’de
yer altı suları seneler önce yüzeye fışkırmıştır. Buralarda kuyular
yerin 850 m. altında açılmaktadır. Bu sular sımsıcak bir şekilde yerden
birkaç metre yukarıya fışkırmaktadır. (Coğrâfiyyetü’s-sahârî’l-arabiyye,
s. 185, 192, 193 –
kısaltılarak
alınmıştır-) Bu suların fışkırması tarım alanında
modern teknolojinin kullanılmasında ve uçsuz bucaksız çöl alanların
ıslah edilip tarıma açılmasına yol açmıştır. Bu Hz. Peygamberin
ifadesinin zahirine terstir. Çünkü Peygamber Efendimiz (a.s) “ otlaklar
ve pınarlar” değil, “otlaklar ve nehirler” tabirini kullanmaktadır.
Bilindiği üzere nehirler, esasen bol yağan yağmurlardan oluşurlar. Oysa
şu ana kadar Arap yarımadasına bol yağmur düşmüş değildir. Ağır basan
tahmin ve Hz. Peygamberin ifadesine en yakın olan açıklama şudur:
Yeryüzünün ikliminde genel bir değişikliğin neticesi olarak bir gün
gerçekleşecektir. Buradan yağmur alanları meydana gelecektir. Böylece
Arap yarımadası çölü, bu yağmur alanlarının içine girecektir. Netice
olarak kurak vadilerde nehirler akmaya başlayacaktır. Daha önce
zikredildiği üzere bu, yeryüzünün yeniden buzul çağına gireceği anlamına
gelmektedir.

Astronomik
değişiklikler, (solda): Yaz mevsiminde güneş ışınlarının şiddetindeki
değişikliklerin etkisi, (sağda): Yeryüzündeki buzul alanların hacmi
görülmektedir.
Dünyanın Değişen İklimi
Dünyanın
değişmeyen sabit bir iklime sahip olduğu iddiası doğru değildir.
Binlerce yıl zarfında – bu jeoloji tarihine nispetle bir an sayılır-
dünyanın ikliminde korkunç değişiklikler meydana gelmiştir. Dünyaya
soğuk bir iklim hâkim olmuş ve korkunç buz tabakaları dünya yüzeyinde
uçsuz bucaksız alanları kaplamış sonra, sıcaklık dereceleri bir kez daha
yükselmeye başlamış ve buzlar çekilerek yeniden sıcak bir dönem
oluşmuştur.
Bu iklim
dalgalanmalarının olduğuna dair birçok deliller vardır. Bunları Osten
Miller, el-Coğrafyâ’t-târihiyye’t- tabîıyye isimli eserinde (s.
134, 135) şöyle özetlemiştir:
1-
Yağmurlara, bunun dışında diğer
iklimsel gelişmelere dair bilgiler. Bunları eski yazarlar
kaydetmişlerdir. İskenderiye’de miladi II. asırda Batlamyus’un kaleme
aldığı hava değişikleri sicilleri bunun bir örneğidir.
2-
Su baskınlarına ve kuraklık
dönemlerine ait bilgiler,
3-
Tohum ekmenin zamanına ait özel
bilgiler. Buna örnek vermek gerekirse Avrupa’nın bazı yörelerinde
tutulmuş kayıtlar vardır. Bunlar miladî 1400 yılından bu yana
bağbozumunun tarihini içermektedir.
4-
Limanların buz tutma tarihine
dair kayıtlar. Söz gelimi Danimarka’da böyle bir kayıt bulunmaktadır.
Burada miladî 1300 yılından bu yana kış mevsiminde Danimarka
sahillerinde suların buz tuttuğu tarihler kaydedilmektedir.
5-
Uzun ömürlü ağaçların büyümesi
açışından gövdelerindeki yıllık halkalar arasındaki mesafenin
farklılığı. (Ağacın gövde çapında görülen halkalar kastedilmektedir.
Bazı ağaçların üç bin yıldan daha fazla yaşadıkları tespit edilmiştir.
6-
Günümüzde ormanların gelişmesi
için yağmurun yeterli olmadığı yerlerde taşa dönmüş ormanların varlığı.
Aynı şekilde günümüzde kuraklığın şiddetli geçtiği yerlerde kömürleşmiş
ahşap kütlelerinin varlığı.
7-
Şu andaki iklim şartları
yerleşmeye imkan vermeyen yerlerde eski yerleşim birimlerine dair
arkeolojik eserler. Söz gelimi Suriye çölünde Tedmür kentinin enkazları
böyledir. Tedmür’ün eski zamanlarda nüfusu bu enkazlara binaen yüz
binden daha fazla olarak takdir edilmektedir.
8-
Şu andaki iklimi tarıma
elverişli olmayan mıntıkalarda tarım yapıldığını gösteren arkeolojik
kalıntılar.
9-
Şu anda kuru olan göllerin
çevrelerinde uzanıp giden bazı yollar. Aynı şekilde günümüzde suyun
olmadığı su yatakları üzerinde yapılmış eski köprü ve geçitler.
Ve bunun
dışında bu gerçeği ortaya koyan daha birçok deliller sıralamak
mümkündür.
Ve yine
sabittir ki insanın yeryüzünde görülmesi, iklimde önemli değişikliklerle
aynı çağdadır. Bu değişikliklerin neticesinde jeolojik pleistocene
çağında buzul bir dönem meydana gelmiştir (el-Coğrafyâ’t-târihiyye’t-
tabîıyye,
s. 136). Bu, buzul dönemlerinin sonuncusudur. Şu
anda biz o dönemi izleyen sıcaklık döneminde bulunmaktayız.
Buzul Çağlarına Astronomik Bakış
Yeryüzünün
buzul çağına girme olgusu, bilginlerin zihinlerini meşgul etmiş ve buna
sebep olan etkenleri araştırmaya başlamışlardır. Bilginler, bunun için
birçok teori, faraziye ortaya koymuşlardır. Günümüzde bunun en
meşhurlarından birisi Yugoslav astronomi bilgini Zyklen Milankowich’in
ortaya attığı teoridir. Milankowich bu teorisini geçtiğimiz miladî asrın
başlarında ortaya atmıştır. Milankowich, ne demektedir? (Buzul çağlara
dair astronomik bakışın tarihi, XIX. asra ve 1821 yılında dünyaya gelen
İskoçyalı astronomi bilgini James Croll’un çalışmalarına kadar
dayanmaktadır. James Croll görüşlerini XIX. asrın 80’li yıllarında
yayınlamıştır. Ancak görüşleri o günlerde kabul görmemiştir. Sonra
Milankowich, bu teoriler üzerinde bazı değişiklikler yaparak 1941
yılında onu yeniden ortaya atmıştır).
Dünyada
iklimsel değişikliklerin sebebi, yer kürenin güneş etrafında dönmesinin
hendesesine bağlı üç miktarda meydana gelen değişikliklere
bağlanmaktadır.
Yeryüzü
güneş etrafında elips şeklindeki bir yörüngede dönmektedir. Fakat bu
yörünge bu şekilde sabit değildir. Tam aksine değişikliğe uğramakta ve
elips haline gelmektedir. Sonra yüz bin yıl süren bir dönüş sürecinde
yeniden yarı dairesel şekline geri dönmektedir. Yer kürenin dönüşü
dairesel olduğunda yılın bazı günlerine oranla daha fazla ısı
almaktadır. Fakat yerkürenin tümü göz önüne alındığında bir tam yılda
güneşten aldığı toplam ısı miktarı, daima sabit kalmaktadır.
Milankowich’in teorisinde yapılan ilk değişiklik budur.
İkinci
değişikliğe gelecek olursak; bu, yer kürenin dönüş ekseni üzerindedir.
Yer küre, kendi ekseni etrafında dönmektedir. Bu eksen, Güneşin
etrafında dönme düzeyine göre eğik olmaktadır. Bu şu demektir: Yer
kürenin Güneşin etrafında dönme ekseni üzerinde 90 derecelik bir dikme
çizildiğinde (Bu, Güneş tutulması dairesi olarak bilinmektedir) yer
kürenin dönüş ekseni, bu dikey eksene göre her 41000 yılda 21.8 ilâ 24.5
derecelik bir açıyla eğik olmaktadır. Günümüzde bu açı, 23.4 derecedir
ve git gide küçülmektedir.
Üçüncü
değişiklik, yer kürenin yörünge mimarisi üzerinde olup, bu da onun kendi
dönüş ekseniyle ilgilidir. Bu sanal eksen, gökyüzünde daire çizer. Bu,
Precession olarak bilinmektedir. Bu yörünge, dönüşünü yirmi üç bin yılda
tamamlamaktadır.
Dünyanın
Güneş etrafında dönme mimarisinin maruz kaldığı değişiklikler bunlardan
ibarettir. Bu değişikliklere dünyanın açılıp yayılması ve dönüşü kemale
erdirmemesi, ayın ve yıldızların yerçekimi sebep olmaktadır. Bütün
bunlar, çocukların oynadıkları arının yalpalaması gibi yerkürenin güneş
etrafında dönerken yalpa yapmasına sebep olmaktadır. Bu da dünyanın yıl
içinde Güneşten aldığı ışınların miktarına etki etmektedir.
Milankowich’in zamanında buzul çağlara dair astronomik teorileri
denemenin imkanı yoktu. O zamanlar binlerce yıl önce buz tabakasının
çekilmesi ve artmasına dair tarihleri bilen kimseler de yoktu. Bu yüzden
teori ispat edilmemiş bir şekilde kaldı. Zaten bazı kimseler hariç
heveslisi de yoktu. Teori, binlerce yıl yer küreye gelen ısıyı incelemek
üzere modern teknolojinin gelişmesine kadar böylece kaldı. Bu ölçüm
70’li yıllarda kireçleşmiş incilerin, deniz diplerinde tortu haline
gelmiş ilkel canlıların ve salyangozların kalıntıları üzerine yapılan
incelemelerde ortaya çıktı. (John
Cribin, Zâhiratu’s-sûba, Arapçaya çeviren Ahmet Müstecîr s. 62,
63).
Tortular,
deniz dibinden uzun sütunlar şeklinde çıkarılır. Bunları jeolojik keşif
gemilerinden sarkıtılan matkaplar çıkarır. Fakat hangi derinlikte olursa
olsun bu tortuların yaşını direk olarak o sütundan öğrenmek mümkün
değildir. Bu ancak manyetik mukayese ile takdir edilir. (Yerkürenin
manyetik alanı, jeolojik zamanla birlikte geniş bir biçimde değişikliğe
uğramaktadır. Bu alan zaman içinde zayıflamakta, güçlenmekte zaman zaman
da tersine dönmektedir. Bu değişiklikler – özellikle yansıma – jeolojik
çağın belirgin bir parmak izini temsil eder. Muayyen bir manyetik değeri
olan herhangi bir tortu parçasını, karada bir kayadan alınmış benzeri
ile mukayese ederek yaşını büyük bir hassasiyetle tespit etmek
mümkündür. (John
Cribin, Zâhiratu’s-sûba, s. 63 – kısaltılarak -
) Karadaki kaya parçası içinde o kayanın manyetik değerinden onun yaşına
göre bir miktar bulunmaktadır. Bu da başka yollarla ölçülmektedir. Bu o
manyetik şeylerin biriktiği zamandaki ısı derecesinin belirlemektedir.
Bu işlem
problemin yarısını yani o tortunun yaşını belirleme işini çözmektedir.
Geriye diğer yarısı kalmaktadır ki o da o maddenin tortulaştığı
zamandaki ısı derecesini belirleme işlemidir.
Oksijen
atomları içinde (birbirine benzer) iki tane yaygın tür vardır: Bunlar
oksijen (16) ve oksijen (18) dir. Her ikisi solunum yaptığımız havada ve
aynı şekilde suda mevcuttur. Oksijen (18) oksijen (16) dan daha ağırdır.
Deniz suyunun bazı parçaları, diğer parçalardan daha ağır olacaktır.
Daha ağır suyun parçaları, daha hafif su parçalarına oranla daha çabuk
donar. Bu da daha ağır parçacıklarından oluşan daha büyük bir nispetin,
buzul çağa girildiğinde kar tutacağını göstermektedir. Deniz canlıları,
kabuklarını oluşturmak için bulundukları çevreden oksijen aldıklarına
göre buzul çağda oluşan kabuklar, daha hafif oksijene nispeten daha
yüksek miktarda ihtiva edecektir ki bu, muazzam buz tabakalarının da
içerisinde bulunmayan bir şeydir. Tortuların çeşitli tabakalarında
mevcut olan salyangoz kabukları ve inci kalıntılarındaki oksijen türünün
ölçülmesi sayesinde bunların tortulaştığı andaki ısı derecelerini bulmak
mümkündür (John
Cribin, Zâhiratu’s-sûba, s. 64).
Buzul
çağının süresi yaklaşık olarak yüz bin yıl kabul edilmektedir. Bundan
sonra ısınma dönemi gelir ki buna “İnterglacials” aşaması denilir. Bu
dönem 10 ilâ 20 bin yıl kadar sürer. Bu şekil son bir milyon yıllık
sürede on kez tekrarlamıştır. Şu anda biz doğal ısınma aşamasının sonuna
doğru yaşamaktayız. Bu, iki buzul çağı arasındaki sıcaklık dönemidir. Bu
dönem bundan on bin yıl önce başlamıştır (John
Cribin, Zâhiratu’s-sûba, s. 58). Yani yer
küre yeniden bir buzul çağının başlangıç dönemine yaklaşmaktadır.
Böylece Hz. Peygamberin vermiş olduğu haber gerçekleşmiş olmaktadır.
Heell Maclar
Arap yarımadası çöllerine yeniden göllerin döneceğini tahmin etmektedir.
1977 Temmuzunda er-Rub’u’l-hâlî çölünün kuzey kısmına üç hafta boyunca
yarım mevsimsel yağmur yağdığı görülmüştür. Bu yağmurdan yeni gölcükler
teşekkül etmemiştir. Fakat onun deyimiyle söyleyecek olursak “ Bu olay
gölcüklerin oluşması için yeterli güçte ve sürekli tekrar edecek olursa
bu, er-Rub’u’l-hâlî çölüne mevsim yağmurlarının geri döneceğinin ve
bununla birlikte iklimde bir değişiklik yaşanacağının işaretini
oluşturmaktadır. (Âfâk
ilmiyye,
sayı 24 s. 15). |